 |
1. hepsi a harfi ile başlayan 5 kıtadan biri. ** |
aysu · #198877 · 13 Mayıs 2004 21:17:20 ~ 13 Mayıs 2004 21:26:54 |
 |
2. (bkz: it begun in africa) |
tevrenus · #198887 · 13 Mayıs 2004 21:19:23 |
 |
3. kocaman bir kıta... pek çok hayvanı farklı türleri barındıran bir doğayada sahip. |
weekender · #198917 · 13 Mayıs 2004 21:24:41 |
 |
4. "afrika'da her sabah bir ceylan uyanir, en hizli aslan'dab daha hizli kosmasi gerektigini bilir. cunku yem olur. afrika'da her sabah bir aslan uyanir. en hizli ceylan'dan daha hizli kosmasi gerektigini bilir. cunku ac kalir."* |
siyah paltolu casus · #221521 · 19 Mayıs 2004 21:48:50 |
 |
5. george walker bush embesilinin "ülke" diye tanımladığı kıta. |
scotchwhisky · #929432 · 18 Eylül 2005 23:41:55 |
 |
6. afrika dediğin bir garip kıta
el bilir âlem bilir
ki şekli bozulmasın diye akdeniz'in
hâlâ eskisi gibi çizilir
haritalarda
cemal sÜreya |
madviper · #960512 · 25 Ekim 2005 05:51:02 |
 |
7. zengin topraklarda yaşayan fakir insanlar kıtası. |
siyah paltolu casus · #1078140 · 01 Nisan 2006 12:37:32 |
 |
8. afrika, sömürgecileri sırtından atıp zincirlerini kopardığı, yeni ve özgür bir geleceğe gözlerini açtığı sırada nijeryalı romancı achebe, ataların bedduasını hatırladı: toprağın ürün vermeyeceğini, kuraklıktan arazilerin çatlayacağını, her yanı yabanotlarının kaplayacağını, insanların birbirlerini kazıklamaya ve zehirlemeye kalkışacağını haber verdi. "evet, her şeyiniz altüst olacak!" dedi.
bugün afrika'da ataların bedduası yerini bulmuş sanki. koca kıta, açlıklar ve kıtlıklar, hastalıklar, etnik çatışmalar, savaşlarla sürekli kan kaybediyor. hepsi de insan ürünü felaketlerle boğuşuyor. toptan bir çöküşü ve yok oluşu yaşıyor. koca kıta adeta "insansızlaşıyor". coğrafyasından ve doğasından kaynaklanan tüm avantajlarına rağmen "insanların en son yaşayabileceği yer" olma talihsizliğinden kurtulamıyor.
dünya, onu bir "kriz kıtası" olarak algılıyor; devletler ya da uluslararası kuruluşlar sorumluluk üstlenmiyor. "uygar dünyanın" hükümetleri bir yana, kamuoyları konserlerde toplanan yardımlarla yetiniyor. sefaletin mimarları, alacak peşinde koşmayı asla ihmal etmeden, kendilerini gizlemeye çalışıyorlar. "resmi yaklaşıma ve çoğu avrupa yurttaşının hissiyatına göre, ki bu hissiyat hâlâ kendini köklü bir ırkçılıkta ifade ediyor, bu durumun suçlusu bizzat afrika." afrika'yla ilgili pek çok yayın yaşananları neredeyse "tanrının gazabı" olarak değerlendiriyor. arada bir o yayınlar türkiye'ye de uğruyor. (national geographic'in eylül 2005 sayısı, tümüyle afrika'ya ayrılmıştı.) bir tarihi olduğunu sandığınız bu kıtanın ilk insanlara beşik olmaktan öte bir geçmişi olmadığı öğretiliyor: afrika, insanlığın en belirsiz, en uzak geçmişidir sadece! "İnsanlarla hayvanların ilk kez bir araya geldiği" yerdir! o bir ana rahmidir; ondan doğan çocukların tarih yapabilmeleri için avrupa'ya gitmeleri gerekmiştir. hepsi bu kadar.
afrika'yı köleleştiren, sömürgeleştiren eski avrupalıların uydurmasıydı bu. kendileri ayak basıncaya kadar afrika'nın tarihöncesini yaşadığına inanırlardı. aynen bugün afrika'da yaşanan her türlü felaketin kaynağı olarak "çatışmalar, petrol savaşları, hastalıklar ve bazı türlerin tükenmesi"ni gösterip, son 500 yılda yaşananların saklanması gibi. basit bir körlük değil bu, bir işlevi var: afrika'nın sebepsiz sorunlarla boğuşan, yok yere birbirini boğazlayan halklarla dolu, bütün kötülüklerin anası bir kıta olarak algılanmasını sağlamak. sefaletin ve vahşetin sorumluları hesap vermekten ancak böyle kurtulabilir. beş yüz yıllık yağma ve talan düzeni ancak bu sayede devam edebilir. İnanmıyorsanız, ng'deki afrika petrolleri ile ilgili makaleye bakın; 19. yüzyıl sömürgeci yazınından bir parça okuduğunuzu düşüneceksiniz: avrupai ilkelerle donanmış amerikan petrol şirketi exxonmobil, "petrolü kârlı bir şekilde çıkarmak, geliri şeffaf ve adil bir yöntemle paylaşmak, ... hükümete düşen payı yoksullukla mücadele için kullanmak" misyonuyla oradadır! "beyaz bir sayfa açmak" istemektedir! "Çad'ın ham petrolünü dünya pazarlarına taşımak ve dünyanın en yoksul ülkelerinden birine zenginlik getirmek" için didinmektedir! ama siz şu akılsız afrikalıya bakın: "normal fonksiyonlarını yerine getiremeyen umutsuz yönetimleri, onlarca yıl süren iç savaşları, adaletsizlik ve ayaklanmalarıyla" exxonmobil'in çabalarını sekteye uğratabilir.
anlaşılıyor ki, afrika'nın tarihi bilinçli ve kasıtlı atlanıyor. kıtanın gerçek tarihinden, sömürgeleştirmeden, uğradığı katliam ve soykırımlardan, yağmalanan kaynaklardan bahsedilmiyor. ya, afrika'nın insani ve toplumsal gelişimini toptan bozguna uğratan kölecilikten... derginin İngilizce versiyonunda bu konuda tek kelime yok. "afrika bulmacası" başlıklı bir sayfada tv dizi filmi kökler'de kunta kinte'yi oynayan aktörün bir fotoğrafı var sadece. sanki köleler ve kölecilik bir hollywood efsanesiymiş gibi. orijinal derginin editörleri, kendi ülkelerinde, abd'de yaşayan milyonlarca siyahı fark edememiş, on milyonlarca afrikalının hayatına mal olan insanlık tarihinin bu en iğrenç ve en unutulmayacak suçunu hatırlayamamış olmalılar ki, türkçe çevirisi eksiği gidermeyi üstlenmiş. parmakla sayılacak kadar az sayıdaki afrika kökenli yurttaşlarımızı arayıp fotoğraflamışlar. bunların çoğunun atalarının köle olup olmadığını hesaba katmadan bu fotoğrafları yayımlamaktan da kaçınmamışlar. Öyle ya, birinin siyah olması, ona köle yaftası yapıştırılması için yeterli bir nedendir. "kölelikten kurtuluş!" başlığı uygun görülen makaleyi yazmak da bir tarihçiye, bu konuda bir de kitabı olan yard. doç. dr. y. hakan erdem'e düşmüş. dergi, batılıların köleciliğine de yer veriyor olsaydı eğer, erdem'in yazısı karşılaştırmalı bir tarih değerlendirmesi olarak görülebilirdi. böylelikle osmanlı'nın payı varsa bile, afrika'nın gerçekte nasıl köleleştirildiği anlaşılabilirdi.
osmanlı İmparatorluğu'nda afrika'dan getirilen siyahların da köle olarak alınıp satıldığı; bunların saraylarda, konaklarda, zengin evlerinde ve çok nadir olarak çiftliklerde çalıştırıldığı bir gerçek. ancak, sanıldığı kadar boyutları büyük değildi. olması da imkânsızdı. sadece ev işlerinde çalıştırılacak kölelere bir toplumda ne kadar ihtiyaç duyulabilirdi ki? hele giderek yoksullaşan 19. yüzyıl osmanlı toplumunda evinde köle çalıştıracak lükse sahip kaç aile olabilirdi ki? sonuçta, köle onu kullanan için önemli bir maliyetti.
o halde, 19. yüzyıl boyunca "tüm imparatorluğa gelen" afrikalı köle sayısının her yıl için ortalama 10 bin olduğu kabul edilebilir mi? yüzyılın tamamı için toplam bir milyon köle demek bu. o yüzyıldan önce getirilenler ve sayıları belki en az siyahlar kadar olan beyaz köleler de hesaba katılırsa osmanlı toplumunda 19. yüzyıl boyunca istihdam edilen köle sayısı muazzam rakamlara ulaşacaktır. bir karşılaştırma yapılabilmesi için tarihçi fernand braudel'in amerika'ya götürülen kölelerle ilgili verdiği rakamları aktaralım: "16. yüzyılda amerika'ya yılda bin, iki bin köle gelmektedir; 18. yüzyılda 10-20 bine ulaşan bu rakam, 19. yüzyılda en yüksek noktasına çıkarak 50 bine ulaşmıştır." afrika'yı bir köle kaynağı olarak kullanan bütün batılı güçlerin dört asır boyunca yenidünya'ya taşıdığı toplam köle sayısı ise 10-12 milyon civarındadır. Örneğin kuzey amerika'ya taşınan toplam köle sayısının 400 bin, meksika ve orta amerika'ya götürülenlerin ise 200 bin civarında olduğu hesaplanıyor. demek ki, tek başına osmanlı, hem de bir yüzyıl içinde, tüm avrupa ülkelerinin kuzey amerika, meksika ve orta amerika'ya 400 yılda götürdüğünün neredeyse iki katı siyah köle taşımış oluyor.
bu mümkün müydü? siyah köleler sanayide, çiftliklerde, madenlerde çalıştırılmadığına göre, bu kadar çok sayıda köle, sadece ev hizmetlerinde kullanılmış olabilir miydi? köle ticareti, bir ticaret olduğu için arz ve talep ilişkileriyle belirlenir. pazarın büyüklüğünü de üretimin niteliği tayin eder. osmanlı toplumunda yaygın şekilde köle emeğine dayalı bir üretim hiç olmadı. tarımsal işletmelerde ya da madenlerde kitle halinde köle çalıştırıldığına dair hiçbir bilgi yok. kölelerin ev hizmetlerinde, cariyelik ve çocuk bakıcılığı gibi işlerde kullanıldığını anlatır bütün kaynaklar. tacirler işlerini bilirler; onların ticareti sundukları mala duyulan gereksinimle sınırlanmıştır. satabileceğinden fazla köle getiren batar. sözü edilen boyutta bir ticaret ise, ancak çok sayıda kölenin topluca çalıştırıldığı bir işletme tarzında, pazar için üretim olanaklarının genişlediği bir sistemde mümkündür. Öte yandan dışarıdan köle sağlama olanaklarının ve gücünün de buna izin verebilecek düzeyde olması şarttır.
virginia Üniversitesi tarihçileri bu resmin orjinal kaynağını bulmuş değil. fakat resim, çeşitli kitaplarda ve internet sitelerinde yer alıyor. resmin, bir tanıklıktan çok sanatçının hayal gücünü yansıttığını söylüyor aynı tarihçiler. orjinal kaynak bilinmiyor.
bu da bizi yeni bir soruya götürüyor. köleler, satışa çıkarıldıkları osmanlı pazarlarına nasıl ulaştırılıyordu? düşünün; çıkış noktalarından itibaren köleler yüzlerce kilometrelik çölleri yürüyerek aşacaklar, sahillerde gemilere doldurulup denizleri geçecekler ve sonra yine uzun yürüyüşlerle osmanlı pazarlarına getirilecekler. yollardaki ve gemilerdeki ölümler hesaba katılırsa, çıkış noktasındaki köle sayısının varış noktasındakinin birkaç katı olması gerekiyor. bu halde, osmanlı pazarlarına bir milyon afrikalı köle getiriliyorsa, demek ki kaynağında bu sayı birkaç milyon civarındaydı. osmanlı'nın afrika'nın içlerine dek nüfuz edebilecek, bu kadar çok insanı köleleştirebilecek bir gücü yoktu. fetih ve tahakküm olmadan, büyük çaplı köleleştirme olmaz. İmparatorluk, arabistan ve kuzey afrika eyaletlerindeki denetimini yitirdiği bir dönemdeydi. mısır, yüzyılın başından itibaren osmanlı denetiminden uzaklaşmış, neredeyse ayrı bir devlet haline geldikten sonra yüzyılın son çeyreğinde İngiliz sömürgesi oluvermişti. cezayir, daha 1830'da fransa'nın işgaline uğramıştı. tunus, o yüzyılın ortalarında fransa'nın denetimine girmiş, 1881'de de sömürgesi oluvermişti. arabistan, 19. yüzyılın önemli bir kısmında osmanlı denetiminden tümüyle kopmuştu. geriye merkezle bağları bir hayli zayıf libya kalmıştı. kızıldeniz ve hizmete açıldığında süveyş kanalı doğrudan İngiliz denetimindeydi. Üstüne üstlük askeri ve sivil denizciliği çökmüş, akdeniz'i İngiliz-fransı donanmalarına ve avrupa kumpanyalarına ait ticaret gemilerine teslim etmiş bir devlet, denizaşırı bu ticareti yürütmeyi nasıl başardı? sultan abdülmecid'in "İngilizlere jest olsun" diye köle ticaretine karışmasını yasakladığı "osmanlı bandıralı gemiler"le mi? İngiliz kaynakları, sözü edilen miktarlarda olmasa da, osmanlı topraklarına köle taşıyan gemilerin "İngiliz buharlıları" olduğunu haykırıyor. köle ticaretiyle semiren İngiliz tüccarları vazgeçirmek, onları bu işe yöneltmekten çok daha zor olmuştu çünkü.
osmanlı artık yok ama osmanlı'dan artakalan toplumlar ortada. afrikalı kölelerin, yedi yıllık kölelik süresi sonunda azat edildiği, birbirleriyle ya da özgür insanlarla evlenmelerine izin verildiği, hatta bunun için teşvik edildikleri biliniyor. bu da nüfuslarını devam ettirme olanakları olduğunu gösteriyor. böyleyken osmanlı'dan bağımsız olarak afrikalı köle kullanan ve binlerce yıldır afrika'yla iç içe yaşayan arap toplumları dahil, hiçbirinde bu kölelerin bakiyelerine rastlamak mümkün değil. fernand braudel'in gözlemine göre, "bugün yenidünya'da canlı afrikalılar vardır. amerika'nın kuzeyinde ve güneyinde güçlü etnik çekirdekler gelişmiş ve varlıklarını bugüne kadar devam ettirmişlerken; bu sürgündeki afrikalıların hiçbiri ne asya'da, ne de İslam âleminde vücut bulabilmiştir." başka yerlerde siyahlar melezleşerek ya da siyah olarak varlıklarını sürdürürken, doğu'da bu neden olmamıştır? kölelik süresinin yedi yıl olmasından ve düzenli olarak azat edilmelerinden mi? ama biz onların köle olarak değil, siyah olarak varlığından söz ediyoruz. yüz yıl öncesine kadar bu topraklarda yaşadığı iddia edilen köleler nerededir öyleyse? doğrusu, sayıları o kadar azdı ki, yerleştirildikleri köyler dışında, nüfusa karışıp eridiler.
aslında hakan erdem'in dergide kısaca ama kitabında ayrıntılı olarak verdiği azat edilmiş köle sayıları sorunu yeterince aydınlatıyor. dergideki yazısından "17 Şubat 1881 ve 31 temmuz 1889 tarihleri arasında sadece İstanbul'da 820 afrikalı özgürlüğüne kavuşturuldu" diyor. kitabında verdiği sayılar şu şekilde: "kuzey afrika'nın köle ihraç eden başlıca liman kentlerinden biri olan bingazi'de, 1600'den fazla köle, İngiliz konsolosluğu'nun arabuluculuğu sayesinde azat edilmişti." trablusgarp için de İngiliz başkonsolosu thomas jago'nun rakamlarını aktarıyor: "ahmet rasim paşa'nın 14 yıl süren valilik döneminde, yılda 144 köle. ancak yazar, "cidde, hudeyde, mekke ve İzmir gibi önemli kentler hesaba katıldığında bile" osmanlı'da azat edilen köle sayısının düşüklüğünden yakınıyor: "1880 yılında İngiliz-osmanlı anlaşması'ndan sonraki on yıl içinde, osmanlı İmparatorluğu genelinde azat edilen köle sayısı -hem yeni ithal edilmiş olanlar, hem de siyah ev köleleri-, (aynı on yıl içinde) mısır'da (o sırada mısır İngiliz sömürgesiydi) azat edilen köle sayısının muhtemelen yarısı kadardı." yani altı yedi bin kadar. buna dayanarak o on yıl içinde ve öncesinde imparatorluğa "ithal edilen" yüz binlerce köleden rahatlıkla söz edilebilir mi?
kaldı ki, İstanbul esir pazarı, osmanlı tarafından 1846'da yasaklanmış, bir yıl sonra basra körfezi bölgesindeki, 1857'de de imparatorluktaki siyah köle ticareti tümüyle yasaklanmıştı. bu yasaklara rağmen siyah köle ticaretinin kaçak bir şekilde devam ettiği doğrudur ama kat kat artmak bir yana, azalması söz konusudur.
hangi kölecilik?
aslında sayılardan daha önemli olan şu: kölelerin ev hizmetlerinde çalıştırıldığı ve hane halkından sayıldığı kölecilikle, üretimin yaygın bir şekilde köle emeğine dayalı olduğu kölecilik arasında bir ayrım var mıdır? batı'da uygulanan kölecilikle osmanlı'da uygulanan temelden farklıdır. batı'daki kölecilik bir sistemdir; ev ve çeşitli hizmet alanları da dahil olmak üzere bütün üretim köle emeğiyle gerçekleştirilir. sermaye birikimi aşamasındaki kapitalizme bağlı olarak ortaya çıkmıştır ve tarih boyunca görülen kölecilik biçimlerinin hepsinden daha acımasız, daha barbar bir insanlık suçudur. ne yazık ki henüz cezası da kesilmemiştir. afrika ve köle kelimeleri birlikte kullanılacaksa eğer, ortadoğu toplumları, tarih bakımından önce gelmelerine rağmen en son düşünülmelidir. aynı şey afrika için de düşünülmelidir. Çünkü geleneksel olarak kölelik kurumu afrika'da da vardı. kendisi de bir afrikalı olan ali mazrui'nin belirttiği gibi "ev içinde kullanılan köleler afrika'nın yabancısı olmadığı bir hadiseydi. ancak böylesine duyarsız, acımasız, hoşgörüden ve insanlıktan yoksun köle anlayışı (avrupalıların köleciliği) hiçbir afrika toplumunda görülmemişti."
bu iki tür köleciliği, nehrin dönemeci adlı romanında naipul, olağanüstü bir şekilde betimler: "doğu sahili'ndeki köle tüccarlığı batı sahili'ndekine benzemiyordu. kimse gemilerle çiftliklere gönderilmemişti. bizim sahilden ayrılanların çoğu arapların evlerine uşak olarak gitmişlerdi. bazıları gittikleri ailenin üyesi haline gelmişlerdi; birkaçı kendi çapında güç edinmişlerdi. yüzlerce kilometre içerilerden sahile yürüyen, köyünden ve kabilesinden çok uzaklarda olan orman çocuğu bir afrikalı için yabancı bir ailenin koruyuculuğu, yabancı ve düşman afrikalılar arasında bulunmaya yeğdi." belirtmeliyiz ki, naipul'un anlattığı afrikalı, batılıların eline düşmekten kaçmaktadır. sayıları da 19. yüzyılın ortalarından itibaren giderek artmış olsa gerek. hakan erdem, kitabında İstanbul'a gitmek üzereyken yakalanan "kölelerin", kurtarıcılarına (her zamanki gibi İngilizlerdir) köle olmadıkları yalanını söyledikleri bir olayı anlatır. devamında da şunları yazar: "köleler malta'ya geldiklerinde henüz 'meslek hayatlarının' başındaydılar ve yaşam koşullarını düzelteceklerini bildikleri veya umdukları doğu akdeniz'in bu en büyük kentsel merkezine gitme fırsatını kaçırmak istemiyorlardı." acaba zincire vurulmadan, zorla ve kırbaçla değil, kendi isteğiyle amerika'ya gitmiş tek bir afrikalı köle var mıdır?
yapımcılığını bbc'nin üstlendiği "afrikalılar" belgeselinin yazarı ali mazrui, afrika'da yaşayan her beş kişiden birinin atalarının "sözde yenidünya'ya götürüldüğünü" söyledikten sonra ekliyor: "dünya tarihinin hiçbir döneminde böylesine büyük miktarda insanın zorla, dayatarak, zincirlere vurularak ülkelerinden sürülmesine tanık olunmamıştır." söz konusu olan sadece, insanların götürülmesi de değildir, koca bir kıtanın nüfus yapısı ve toplumsal kurumları da bir daha onarılamaz şekilde paramparça edilmiştir. afrika, yoksulluğa, sefalete, dehşete itilirken; "batı'nın sanayi devrimi zincirlere vurularak getirilen ve ülkelerinden çok uzaklardaki büyük çiftliklerde çalıştırılan zenci kölelerin sırtından gerçekleştirilmiştir".
john brown, tuhaf bir beyaz adamdı; 53 yaşında köleliğe karşı savaş açma kararı verdi. yıl 1858'di. Üstelik hükümete karşı silahlı bir savaş. devleti ele geçirebilirse eğer, bütün köleleri azat edebilirdi. İlk olarak virginia'da bir silah deposuna saldırırken o ve arkadaşları yakalandı. Ölüme mahkim edildiler. hücresinden yazdığı mektuplarda köleliğin kaldırılmasını talep etti. beyazlar ona bela arayan deli gözüyle baktı. darağacına giderken siyah bir bebeği öptü üstelik. İşte o öpücüğün fotoğrafıdır bu.
avrupa'nın köleleri
afrika ve doğu toplumlarındaki geleneksel kölecilikle batı köleciliği arasındaki ayrımları bu yüzden hesaba katmak gerekiyor. aksi takdirde bir toplumsal ilişki biçimi olarak kölecilik tarihsizleştirilir. İnsanlık tarihi içinde arızi bir olgu olarak, "batı'nın müdahalesi"ne kadar işleyen bir barbarlık tezahürü olarak görünür. ama sanayi devriminin, kapitalizmin, batı'nın zenginliğinin ve dünya üzerindeki iktisadi hâkimiyetinin önemli kaynaklarından biri olduğu gerçeği de böylece hasır altı edilir. erdem'in makalesinde bir kez olsun, afrikalıların köleleştirilmesi hususunda batılıların rolünden bahsedilmiyor. tersine ulvi bir batı sürekli beliriyor. osmanlı'nın köle ticaretini yasaklama girişimlerinin tümünün batı müdahalesi sonucunda ortaya çıktığını, bunların "İngiliz dostluğu siyasetiyle ilgili bir jest olduğunu", "batılıların müdahalesine yer bırakılmaması" düşüncesine dayandığını vs. öğreniyoruz. daha çok İngiltere ve fransa'nın köle ticaretinin kaldırılmasına ilişkin isteklerine uymanın "pek çok siyasi fayda"sının (yazar parantez içinde osmanlıcasını da yazıyor: fevaid-i politika) gözetildiği belirtiliyor. "osmanlı yönetiminin düşünce çizgisinde" insani değerlerin önemi herhalde bu siyasi faydalardan sonra geliyordu. köle ticaretinin yasaklanması için "başta İngiltere olmak üzere uluslararası bir kampanya yürüten batılı devletler" ise bunu, insan haklarının bir gereği olarak yapıyor olmalıydılar. o denli özgürlük düşkünü, insancıl, yufka yürekli ve uygardılar! Örneğin, "bilhassa siyahların köleliğine tepki duyan" İngilizlerin bakışı şöyle özetleniyor: "her kademeden pek çok İngiliz devlet görevlisi, köleciliğin, İslamiyetten önce yahudilik ve hıristiyanlık tarafından onaylanmış olduğunu çoğunlukla göz ardı ederek köleliği tamamıyla müslümanlara özgü bir kurum olarak değerlendirmiştir." sanırsınız ki, İngiliz devlet görevlileri, yüzyıllardır afrika'dan amerika'ya köle taşıyanların ve o kölelerin emeğiyle zenginliklerine zenginlik katanların müslümanlar olduklarını düşünmektedirler. sadece düşünmekle kalmayıp onları bu çirkin alışkanlıklardan men ederek, temsilcisi oldukları uygar dünyanın standartlarına çekmek istemektedirler. o görevliler ve onların kamuoyları, İngiltere'nin ve tüm avrupa'nın kölecilik çağından tam da o sırada çıktığını, sömürgeleri olduğunu ve o sömürgelerde insanların köleleştirildiğini, katledildiğini unutmuş görünüyorlarsa; tarihçilerin de aynı unutkanlıkla malul olması mı gerekiyor? aslında, arap ya da osmanlı köleciliği hakkındaki bilgiler, sömürgecilik çağı avrupa'sında üretilmiştir ve sırf bu yüzden sıkı bir şekilde sorgulanmalıdır.
İşte bu noktada tarihin en büyük yalanlarından biriyle karşı karşıyayız. batılı devletlerin özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, insancıllık ve daha bir sürü ilke adına köle ticareti ve köleciliği yasaklamak için didindikleri yalanıyla... avrupalılarla tanıştıktan sonra afrika'nın yaşadıklarına bir göz atmak bu yalanı ifşa etmeye yeter. İlk olarak 1444 yılında başlayan ve 400 yıldan fazla süren insan avı, afrika'dan amerika'ya milyonlarca köle taşınmasıyla sonuçlandı. tahminlere göre, amerika'ya sağ salim varan köle sayısı 10-12 milyon civarındaydı. sevkıyat sırasında, yani gemilerde ölüm oranı yüzde 20 olarak hesaplanıyordu. daha gemilere bindirilmeden ölenlerin ya da öldürülenlerin haddi hesabı yoktu. genellikle 15 ila 25 yaş arasındaki erkek ve kadınlar köle olarak toplanıyor, kabile ve köylerin diğer sakinleri toptan katlediliyordu. yüz binlerce insan köle olmamak için evini toprağını bırakıp ulaşılması zor bölgelere kaçıyor ve pek çoğu bu yolculuk sırasında ya da sonradan açlık ve hastalıklardan can veriyordu. tarlaların kullanılmaz hale gelmesi, sürülerin telef edilmesi olağan uygulamalardı. en verimli, en sağlıklı nüfusunu kaybeden kabileler, yaşamlarını sürdürmelerine yetecek üretimi bile yapamaz hale geliyordu. plantasyonlarda ve madenlerde çalıştırılanların ne kadarının öldüğü ise bilinmiyordu. bütün bunlar hesaba katıldığında, köle ticaretinin on milyonlarca insanın hayatına mal olduğu ortaya çıkıyordu.
bu iğrenç ticaretten avrupalı köle tacirleri büyük paralar kazanmıştı. bugünkü avrupa'nın en büyük banka ve sigorta kuruluşlarından bazıları ilk sermayelerini köle ticaretiyle elde etmişlerdi. amerika, bütünüyle köleciliğin ve sömürgeciliğin yaratısıydı. tacirler, kölelere karşılık hiçbir pazarda rekabet şansı olmayan kalitesiz avrupa mallarını afrika'ya taşıyarak avrupa'da üretimin gelişmesine büyük bir katkı sağlıyorlardı. İngiltere'yi sanayi devrimine götüren süreçte, köle ticaretinin rolü o kadar büyüktü ki, liverpool, bristol ve glasgow tüm gelişimini buna borçluydu. fransa'nın en büyük limanı nantes, 18. yüzyılda tam bir köle ticareti limanıydı. hamburg, amsterdam gibi kentler için de durum aynıydı. İngiltere'de köle gemilerinin önemli bir kısmı, liverpool limanı'na kayıtlıydı. liverpool, 1730'de 15 köle gemisine sahipken, 1792'de bu sayıyı, tonaj kapasiteleri kat kat yükselmiş halde, 132'ye çıkarmıştı. eric hobsbawm'a göre, sanayi devriminin başka bir ülkede değil de ilk İngiltere'de yaşanmasının üç nedeni vardı: İngiltere'nin "köle ticaretindeki tekel" konumu, sömürgeleştirme ve denizaşırı ticaret. bu süreci marx şöyle ifade etmişti: "avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi."
köle ticaretinin çok büyük bir kısmı, rakipsiz İngiliz donanmasının koruyuculuğunda İngiliz tacirler tarafından yapıldı. yine eric hobsbawm'ın bildirdiğine göre, "1780'lerin başlarında afrika çıkışlı kölelerin yarıdan fazlası (fransızların aldıklarının yaklaşık iki katı) İngiliz köle tüccarlarına kâr sağlamaktaydı". İngiltere'de köleliğin değil, köle ticaretinin yasaklandığı tarih ise 1807'ydi. İngiliz sömürgelerinde kölecilik 1833 yılına kadar sürdü. ama gemiler, fransız batı hint adaları'na 1848 yılına kadar köle taşıdı. portekiz, hollanda ve İspanya ise köle ticaretine ve köleciliğe bir süre daha devam etti. köleciliğin amerika'daki hikâyesi ise bir iç savaşla (1861-65) kanlı bir sürece eşlik etti. gene de fiilen köle ticareti ve kölecilik sürüp gitti. ne zamana kadar? 1880'lere kadar. belki inanılmayacak ama tam da yasakladıkları yüzyılda batılılar, yaklaşık dört milyon köle taşıdılar.
İşte küba ve brezilya... küba'ya yüzyıllardır taşınan köle sayısı 19. yüzyılda doruğa çıktı; 1820-1850 tarihleri arasında en az 200 bin yeni afrikalı köle buradaki şeker plantasyonlarında işe koşuldu. küba'da kölecilik ancak 1886'da yasaklandığında bunun nedeni ahlaki ya da etik değerler değildi. en başta ekonomik gerçeklikler ve artık patlama noktasına gelmiş kölelerin ayaklanma ve şiddete başvurma tehdidiydi. brezilya için durum daha da vahimdi; 1820-1860 tarihleri arasında, bir kısmı buharlı gemilerle, brezilya'ya yarım milyondan fazla afrikalı köle taşınmıştı. köle taşıyan gemiler arasında İtalya, portekiz ve diğer avrupa ülkelerine ait olanlar da vardı ama çoğunluğu İngiliz bandıralı gemilerdi. küba'da olduğu gibi brezilya'da da köleliğin önlenmesinde etik değerlerin ne yazık ki pek etkisi yoktu. yüzyılın başlarında yaşanan büyük çaplı teknolojik değişim, köle işgücünü, özgür ücretli işçiden daha pahalı hale getirmişti. ucuz ücretli işçilerin her an işten atılabileceği ya da yerlerine daha ucuz yenilerinin alınabileceği bir iş ortamı yaratılmıştı. ali mazrui'nin dediği gibi: "artık en azından böylesi bir zamanda köleliğin yanlış bir şey olduğunu kabul etmek mümkündü. Ücretli işgücünün yarattığı yüksek teknolojinin hâkim olmaya başladığı böylesi bir dönemde... köle ticaretini lağvetmek artık yüksek ahlak anlayışının bir parçası haline gelmişti." bu teknolojik değişimin zaman içindeki yayılımına göre, kölecilik aşama aşama ortadan kalkmıştı. fernand braudel açıkça söylüyor: "lafı gevelemeden, avrupalılar tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, amerika'nın artık bu kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul edelim." sonuç olarak, 1807'den 1880'lere uzanan sürecin belirleyici nedenlerinden biri buydu. bir diğeri de sömürgeleştirilen afrika'da çalıştırılacak işgücüne duyulan ihtiyaçtı.
demek ki, köle ticaretinden ve köle emeğine dayalı üretimden muazzam kârlar elde eden batılıları bu işten vazgeçmeye yönelten hümanizma değildi; bu kesin. daha büyük bir zenginlik damarını keşfetmişlerdi: Ücretli işgücünün daha kârlı hale gelmesi ve afrika'nın sömürgeleştirilmesi. köleliğin yasaklanmasının ne kamuoyu tepkisiyle, ne insan hakları fikriyle ilgisi vardı. Öyle olsaydı, afrikalıyı insanlıktan tart eden, en yüce filozofundan en sıradan yurttaşına kadar avrupa toplumlarının hücrelerine yayılan o iğrenç ırkçılık tam da o zaman icat edilebilir miydi? afrika'yı paylaşan sömürgecilerin, milyonlarca insanı öldürmeleri, madenlerde ve el koydukları tarım topraklarında öldüresiye çalıştırmaları mümkün olabilir miydi?
biliyoruz ki, kölecilik yasaklandıktan sonra afrikalıları, en az kölecilik kadar rezil ve vahşi ama ondan daha fazla kâr sağlayan bir uygulama bekliyordu: angarya. afrika'nın insan kaynağı, daha ucuz bedellerle bu kez afrika'da madenlere ve plantasyonlara sürüldü. köleler bir üst makama terfi etmişler, "zor kullanılarak çalıştırıldıkları" ve üstelik "kelle vergisi" başta olmak üzere çeşit çeşit vergiye bağlandıkları bir seviyeye çıkarılmışlardı! oysa uygulanan sistem köle ticaretinden pek de farklı değildi; köle ticaretinin yerini işçi ticareti almıştı. ama fazlası vardı; bu kez köleleştirilen afrikalının elinden toprağı da alınmıştı.
sömürgecilik ve angarya sistemi, afrika ülkelerinde kölecilikle kıyaslanmayacak felaketlere yol açtı. afrika bütün zamanların en büyük vahşetine sahne oldu. Örnek mi? İşte kongo... afrika'nın resmi paylaşımının yapıldığı ama daha çok köleciliğe karşı etkili kararlar alınmasıyla bilinen berlin kongresi'nde (1884-85), kongo'nun (bugünkü zaire) "kongo bağımsız devleti" adı altında belçika kralı ii. leopold'un özel mülkü olması kabul edilmişti. Ülkenin avrupalılar dilindeki adı ise "Özgür kongo"ydu. ne tesadüf; ali mazrui'nin dediğine göre "arap köle ticaretine karşı yükseltilen sesler, kral leopold'un 'bağımsız kongo devleti' çabalarını desteklemek için de yükseltilmişti." belçika kralının bu ilkel ve vahşi topraklara uygarlık götürüyor olduğuna ilişkin öyle yaygın bir propaganda yapılıyordu ki, avrupa'dan aydınlar, öğretmenler, hemşire ve doktorlar bu uygarlık hareketine katkı sağlamak üzere gönüllü olarak kongo'ya gidiyorlardı. Çoğu dili tutulmuş vaziyette geri dönüyordu. kongo'da yaşananları bütün avrupa biliyordu ama kimse kılını kıpırdatmıyordu; ne uygarlığın ve insan haklarının öncülüğüne soyunan devletler, ne de bu devletlerin kamuoyları. köleciliği yasaklasın diye osmanlı'ya diklenen İngiltere'den, "özgürlük, kardeşlik ve eşitlik"in renklerini bayrağına taşımış fransa'dan, İnsan hakları evrensel beyannamesi'ni yayınlayan abd'den, avrupa'nın yükselen gücü almanya'dan (gerisini saymaya bile gerek yok) ses çıkmıyordu. ne diyebilirlerdi ki; her biri kendi sömürgelerinde insanları doğramakla meşguldü. ama bütün bu vahşetin ortasında, hem de kongo'nun kanını emen brüksel'de "kölelik karşıtı" bir konferans (1890) düzenleyip kararlar almaya, arapları lanetlemeye devam edebiliyorlardı!
kongo'da ne mi oluyordu? biraz önce "doğramak" sözcüğünü iş olsun diye kullanmadım. belçika kralı ii. leopold, kasalarını doldurmak uğruna insan doğruyordu. bu sömürüden pay alan belçiika halkı da ona alkış tutuyordu. kauçuk, palmiye yağı ve fildişi toplasınlar, maden ocaklarında ya da plantasyonlarda ölümüne çalışsınlar diye toptan angaryaya koşulan kongo halkı, faşizmi kıskandıracak bir baskı rejiminin insafına terk edilmişti. İstenen miktarda ürün teslim etmeyen, angaryaya direnen, suç işlediği düşünülen her kongoluya verilen ceza, kolunun dirsekten kesilmesiydi. sakatlayıcı işkence en hafif cezaydı. kongo, 1885 yılı tahminlerine göre 20 milyondan fazla bir nüfusa sahipti. 1904'te bu nüfus sekiz milyona düşmüştü. araştırmacılar en iyi ihtimalle 10 milyon kişinin işkence ve kol kesme cezaları ve toplu katliamlar sonucu öldürüldüğünü belirtiyor. avrupa kamuoyunun tepki göstermesi için 10 milyon insanın işkenceyle öldürülmesi gerekmişti.
Şimdi sormak gerekir. osmanlı'da köleciliği yasaklamak için didinip duran İngiltere, kendi eliyle teslim ettiği kongo'da olan bitenlerden haberdar değil miydi? sadece kongo mu? uganda'da, kenya'da, gana'da, sudan'da vs. neler yaşanıyordu? cezayir'den güney afrika'ya tüm kıta başta İngilizler olmak üzere avrupalıların yarattığı dehşetle sarsılmıyor muydu? İngilizler kenya'ya uygarlık mı götürmüştü? son bir örnek: portekizliler, angola'da itiraz etmek için seslerini yükseltemesinler diye asi sayılan siyahların dudaklarını delip kilit vururlardı. angola, dudaklarındaki kilidi ne zaman kırıp attı? hümanizm yüzyılı olarak bildirilen 19. yüzyılda değil; 20. yüzyılın son çeyreğinde, 1975'te...
bunlar sır değil, gizli saklı değil; bizzat avrupalı araştırmacılar, aydınlar, düşünürler tarafından ifşa edildi ve ediliyor. anlaşılmaz olan, bütünüyle batı'nın yaratısı bir aydın tipinin tavrı. bu aydın tipi, batı'nın suçlarını karambole getirip hasır altı etmekle kalmaz. hiç ilgisi olmamasına rağmen kendi toplumunu veya mağdur ve mazlum olanı suçun faili haline getirir. sayıları giderek azalsa da batı'da böyle davranan, bu gerçekleri görmezden gelenler var tabii ki; bunların tavrı bir utanç ve suçluluk duygusuna dayanır ya da küstahlıktır. Özcan yüksek amerika'dan kölecilikle ilgili bir kitap getirmişti (thomas sowell, conquests and cultures); yazarı bütün enerjisini ve tüm hünerini köleciliğin arap ve osmanlı işi olduğunu kanıtlamaya adamıştı. daha da ileri gidiyordu: "avrupa'nın emperyalist uluslarında devletin uzun dönemli güçlenmesi sonucudur ki köleleştirilme dünyanın çeşitli halklarının üzerinden başarılı bir şekilde kaldırıldı. Örneğin filipinler'de, ancak adaların amerikan fethinden sonra kölelik kalktı, daha güçlü ve daha etkin kontrol yapan yeni bir yönetimin eskisinin yerine gelmesiyle. aynı şekilde endonezya da hollanda gücünün ilerlemesiyle kölelikte geriledi. afrika'da, yirminci yüzyıla kadar kölelik direnç gösterdi, ama burada da avrupa güçlerinin konsolidasyonu, kölelik cephesini geriletti: fas ve senegal'deki fransız konsolidasyonu, afrika'nın pek çok bölgesindeki İngiliz iktidarı ve kıtanın diğer bölgelerindeki diğer avrupa güçleri."
aynen afrika'nın yaralarına ve acılarına işaret ederken bu acıların kaynağını gizleyen, görmezden gelen ng'nin amerikalı editörleri gibi. onlar bu konuda suskun kalmayı tercih etmişlerdi. anlaşılan bir tür editoryal kölelik devreye girdi. orijinal dergide köleciliğin lafı edilmezken osmanlı'nın afrikalıları nasıl köleleştirdiğini ve bu insanlık dışı suçun avrupa'nın müdahalesiyle nasıl önlendiğini anlatan makalenin başka bir anlamı olamazdı.
"afrika hakkında bildiğimizi sandığımız ne varsa tekrar düşünmemiz" gerektiği yönündeki o tumturaklı başlık, bu yerli "katkı"yla şimdi daha bir anlam kazanıyor. o büyük yalana, ortak olmamız için buna ihtiyaçları var. amaç sadece geçmişte olanları değil, bugün yaşananları da unutturmak. afrikalılara dayatıldığı gibi; kendi atalarına inanmayan, onlardan nefret eden kuşaklar yaratmak. afrika dünyanın gözleri önünde kırılıyor; bu kırım, bu kıyım 500 yıldır devam ediyor ve suçlular hâlâ yargıç pozisyonunda. bakın, makalelerden birinde şöyle bir cümle ediliyor: "eski dönemlerdeki sömürgecilik büyük ölçüde ortadan kalktı, ama çalınanlar ve kıtaya verilen zarar tam anlamıyla karşılanmadı."
nesne bütün çıplaklığı, çaresizliğiyle ortada. Özne, belirsiz... hırsız kim, zararı karşılamayan kim?
afrika'nın bu hale nasıl geldiği merak ediliyor. birkaç kere vurgulandığına göre "petrol kıtanın pek çok ülkesine yoksulluk ve şiddet getirdi", "nijer deltası'nı ... kirliliğe mahkûm etti". neden? zambiya'dan, kongo'dan, nijerya'dan dehşet hikâyeleri anlatılıyor: yamyamlar, kan içici şefler, soykırım ve katliamlar, oğullarını gömmek zorunda kalan babalar, kıtanın üzerine bir kâbus gibi çöken açlık ve hastalıklar ve aids ve rüşvete, yolsuzluğa bulanmış politikacılar, bürokratlar... birbiri ardı sıra resmi geçit yapıyor. afrika'nın içler acısı halinin sorumlusu afrikalılar, öyle mi?
hadi frantz fanon okumadınız, sartre'dan da mı haberiniz yok? afrika bulmacası başlıklı sayfada, tv dizisindeki kunta kinte'nin nereli olduğunu, josef conrad'ın karanlığın yüreği, naipul'un nehrin dönemeci adlı romanlarının nerede geçtiğini sormak, altına da küçük harflerle cevabını yazmak kolay.
ama asıl soru şu: "karanlığın yüreği"ne yolculuk nerede başlayıp nerede bitiyor?
kaynak atlas dergisi |
tin · #1186893 · 17 Ağustos 2006 07:39:58 |
 |
9. doğu afrika
burundi
kenya
mozambik
ruanda
tanzanya
uganda
kuzey doğu afrika
cibuti
eritrea
etiyopya
somali
sudan
orta afrika
angola
burundi
kamerun
orta afrika cumhuriyeti
çad
demokratik kongo cumhuriyeti
ekvator ginesi
gabon
ruanda
kongo
kuzey afrika
cezayir
mısır
libya
moritanya
fas
tunus
güney afrika
angola
botsvana
lesoto
malavi
mozambik
namibya
güney afrika
swaziland
zambiya
zimbabve
batı afrika
benin
burkina faso
kamerun
çad
fildişi sahili
gabon
gambiya
gana
gine
gine-bissau
liberya
mali
nijer
nijerya
senegal
sierra leone
togo
afrika ada devletleri
cabo verde
komor
madagaskar
mauritius
sao tome ve principe
seyşel adaları
|
katatoniq · #1199384 · 26 Ağustos 2006 16:08:22 |
 |
10. açlkığın, hastalığın, sefaletin, vahşetin, kabile savaşlarının soykırımların, insanlık dramlarının vatanı. national geographicin gözünden bir doğa harikasıdır belki, ama nestle plantasyonlarında köle olarak çalışan, ellerine silah verilip öldüren/öldürülen çocukların görüntüsünü sanırım insan kabullenemiyor!
...
1994'te hutu'lar Çin malı maşetlerle ve fransa, belçika gibi ülkelerin sunduğu imkanlarla 800 bin tutsi'yi kesmiş, biçmiş. daha sonra tutsiler iktidarı gene almış, kaçan hutu'lar demokratik kongo cumhuriyetine kaçmış. oradaki hutu örgütü bunların peşine düşmüş, derken dkc'de kabila iktidara gelmiş, ruanda ve uganda önce ,kabila'yı desteklemiş ama kabila iktidara gelince "çıkın ülkemden" demiş. onlar çıkmamış, işgal etmiş. zimbabwe ve angola kabila'ya destek çıkmış. gönül hatrına değil kongo'daki yeraltı kaynakları zimbabwe'nin efendisi ailenin zenginliğine zenginlik katma fırsatı yaratacakmış çünkü. neyse, bu acayip savaş 1998-2003 yılında olmuş ve bu satırların yazarı tüm bunları wikipedia'da tesadüfen görüp okuyor! hâtta bu savaş "afrika'nın dünya savaşı"'ymış!
...
vahşet son haddinde. babalar kızlarına tecavüz etmeye zorlanıyor, kadınlar ailesi önünde defalarca tecavüze uğruyor. hiv yayılıyor, hastalıkla ve mülteci kamplarındaki kalabalık yaşam mücadelesi veriyor. herhalde dünya medyası o sıralarda daha çok yerel "hülya avşar'ların götüyle" uğraşıyordu! dahası, bazıları çıkıp "afrika'lılar geri insanlar oldukları için vahşete eğilimliler" gibi tümceler de dolanıp lafazanlık yapıyor. bir tarafı fransa, öbür tarafı portekiz destekliyor, silah satıyor, köle işçi çalıştırıyor vs. sonra da "geri kalmışlık yüzünden" diyorlar. hâtta doğasında varmış bu vahşet afrikalıların. İsmini unuttuğum iki kabile 20.yy'lın sonlarına kadar birbirlerinin dillerini kullanıyor ve barış içinde yaşıyor ama hutu,tutsi çekişmesi "tribal" refleksleri azdırdığından ve yeni silah alıcıları potansiyeli bulunduğundan onlar da birbirlerini kesmeye başlıyorlar!
...
İşte afrika bu! sömürgecilik daha mı iyiydi? yani kolonyalizm tüm pisliklerine rağmen, emperyalist müdahalalerden daha mı iyiydi? ne yazık ki evet. Çünkü kolonyalizm, sömürgecilerin mevcut yerler,de barınabilmesi yaşayabilmesi için alt-yapı kurmak zorundaydılar. oysa emperyalizmin böyle bir gereksinimi yok. Çünk kolonyalizmden çok daha kârlı satışlar yapabiliyorlar. "emperyalizm" denince akla abd ya da eski sömürgeci avrupa gelmesin sakın. Çin bölgeye olağanüstü silah ve askerî araç satmakta, ucuz mallarına alıcı bulması kolay olduğu için afrika'ya gözünü dikmiş durumda. keza rusya deseniz, svoyetlerden kalma bağlarını koparmamak için elinden geleni yapıyor. eritre'yle etiyopya savaşırken iki ülkenin mig-29'ları birbiriyle kapışıyordu (tanesi en az 30 milyon$ dolar, ki etiyopya açlık konusunda belgesellere en çok görüntü veren ülkelerden biridir). İlginçtir ki bu savaş uçaklarının pilotları afrikalı değil. eritre'nin mig'lerini ukraynalı pilotlar, etiyopya'nınkileri de rus pilotlar kullanmış (ya da tam tersi, önemli değil).
...
afrika budur işte! modern müziğin bir çok geleneksel kökeninin ve insanlığın doğduğu kıtanın haline bakın! sorumlu kimdir nedir? kapitalizm değil de ne?! |
eroika · #1348655 · 30 Eylül 2007 13:28:22 ~ 30 Eylül 2007 14:28:10 |
 |
11. gözünde sinekle yaşayan insanların kıtası. hiç kovmazlar sineklerini. avrupalı fotoğrafçılara sürekli ödül kazandırırlar.
keşke biri şunu da yazsa: (bkz: afrika-i osmani) |
zulcenah · #1348658 · 30 Eylül 2007 14:39:16 |
 |
12. 2,2-1,5 milyon sene önce homo habilis burada ortaya cikmistir. |
mirmir · #1348664 · 30 Eylül 2007 17:30:16 |
 |
13. "dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür." |
kefci2000 · #1383386 · 24 Nisan 2008 17:58:11 |
| |