yazmak bir cehennemdir « »
98. aslında yazmak cennettendir dense katılırdım. her insanın içinde birşeyler vardır. içinde pekçok şey olan birşey... hergün yeni şeyler eklenir bu şeylere, yeni acılar yeni sevinçler, yeni heyecanlar, yeni aşklar, yeni falanlar ,yeni filanlar... öyle bir an gelir ki insan bunları taşıyamaz olur. insanın ne çöp kutusu vardır ki içini dökebileceği ne de geri dönüşüm kutusu vardır eskileri yadedebileceği. içindekileri havaya kusası gelir. ama hava olup uçar öyleyse yaşamanın ne anlamı vardı onları. birileriyle konuşup içini dökmek ancak bir yere kadar teskin eder bu hissi sonra yük arttıkça yeniden azar beynin ve yüreğin eskiyi arasın ama bulamazsın bıraktığın yerde onu.
insanlık bu sancıyı çekti uzun süre sonra yazı denen acayip bişey buldu. duvara oraya buraya yazdı ve sonra beklenen oldu ve kağıt icat edildi. insan bir nebze olsun rahatladı. ve işte o gün bu gündür yazıyor da yazıyor. ve bence bir araştırma yapılırsa yazanların *diğer insanlardan daha rahat olduğu görülecektir *çünkü artık bir geri dönüşüm kutusu vardır. yani yazmak bence cennet mekan birşeydir. *)
97. icine sicilabilen bir baslikmis. sicmamak icin sözlügün yazarlarindan digerleri bir tanesinden izin ve onay almasi gerekiyormus megerse.
96. bu başlığa (ve tabi ki diğer başlıklarda ve şiir ve öykü dergilerinde ve kitaplarda nasıl da acıyor bir görsen diye acıya ve hatta kimi zaman utanmazca deliliğe öykünenlere ve edebiyatın orta yerine böylece) sıçan herkese kapak olsun: perihan mağden'den geliyor,

aynada kendini seyreden

liv ullmann'ın otobiyografisinde okumuştum.
'changing' (değişmek) isimli.
orda işte, sevgilisinden ayrılmak zorunda kalıyor ullmann.
o da perişan, adam da.
son bir kez birbirlerine sarılmışlar, dayanamayıp ağlıyorlar.
Çok üzgün, kırgın, kırık ullmann.
bi de ne fark etsin? adam, yani ayrıldığı, acılar içinde hıçkıran adam, bir yandan aynada kendini seyrediyor.
'ayrılırken ağlayan adam' haline hayran muhtemelen, aynadaki suretiyle meşgul. esasında.
ayrılmak zorunda kaldığı için ağlamaktan daha gerçek/önemli/izlenesi onun için. aynadaki ayrıldığı için ağlayan hali.
Çok yakın bir arkadaşım da, onları asansörde filan kolayca yakalarsınız, nerde ayna görse, cam görse kendİnİ seyredİyor konuşurken.
onun için konuşurken kendini izlemenin hazzı, konuşmanın kendisinden çok, eminim.
"niye habire aynada kendine bakıyorsun?" dediğimde, cevabı hazır.
"ben narsisist değil; realistim" diyor.
gerçekçilikmiş aynada kendini izlemesi.
ama çok dilbaz biridir.
dilbaz insanlarla çoğu zaman hiçbir yere varamazsınız.
verecekleri cevabın şehveti, yani öyle işlemeli/neonlu/maytaplı bir cevabın gösterişi, onlar için hakikatin (can sıkıcı da olabilecek) duruluğundan, katır kuturluğundan iyidir.
dilbazlar ve yazarlarla, zordur yani hakiki bir ilişki tesis etmek.
ki zaten dilbazların çoğu yazar oluyor.lar.
bazen tanıdığım bir yazarın, yakın bir ahbabımın yani, yaptıklarını yazılasılığından mı yaptığını merak ederim.
'yapmak' değil de, 'duymak', 'hissetmek' daha çok.
zira yazarlar (yani bir kısım dilbazlar) düşünce duymacayla geçirirler ömürlerini. yapmayla değil.
yaptıkları tek şey kendi promosyonlarıdır. bazılarının.
yani 'başarılı' olanlar self-promosyonda başarılı olanlar.
ne hıçkırıklı ki!
ama işte belki yazmak da, hatta tamamen öyle, aynada kendine bakmaktır.
narsisistik yara'na bakıyorsundur.
narsisist nesne'ne bakıyorsundur.
yani: kendine bakıyorsundur. kendi kendine.
İçinde olan bitenin, içinde olup bitmesini istediğinin yansımasına bakıyorsundur.
yazarların samimiyetinde şüphe edenlerdenseniz: haklısınız.
kendini doldurma nerde biter de, hakikat nerde başlar bunlarda- bilemezsiniz.
Üstelik seçe seçe dolduruyor kendini.
hani şarküteriden çeşit çeşit ve azar azar alan modeli vardır. "yüz gram jambon. yüz elli gram edam. yüz gram şundan, yüz elli bundan."
o yüz, yüz elli gramlar nasıl bunaltırsa izleyeni; yazarın da böyle duygu/düşünme kanaviçelenmeleri mevcuttur.
"yüz gram acı, yüz elli gram iç burkma, yüz gram şundan, yüz elli gram bundan."
belki yazarların yazarlarla arkadaş olması, yani bir ipte iki cambazın oynaması zordur.
bu yüzden.
ama imkânsız değildir.
sizi temin ederim: bir yazarın bir yazarla arkadaşlığı, bir marangozun bir marangozla arkadaşlığından ya da bir tuğgeneralin bir korgeneralle arkadaşlığından çok daha zevklidir.
ya da yazara, bu, aynada kendini izleme hastalığı yüzünden böyle gelir.
ama sonuç olarak, yalnızca eşitlerimle arkadaşlıktan zevk alan biri olarak: izin veriyorum, herkes kendi işinden biriyle daha bir zevklenir. renklenir.
"yazı, tuhaf dönemeçlerden geçerek ne idüğü belirsiz okyanuslara ulaştı."
yazar yalanı.
yazar, yalan yaratma üstüne kurulu hayatını, aşırı bir samimiyetle dengelemenin de peşindedir.
ama kimle? bu denge?
yazı bitsin! nereye gittiği hepten belli değil.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=249077
95. noktayı unuttum sandım. unuttuğumu sandığım sakîl, sanrı değilmiş. tanrı değilmiş yaşamama sebep. ben en çok burada yanıldım.
eski bir film var. sessiz. unutmuşum mikrofonu açmayı. eski bir mektup var, kapı aralığından bırakılmış. bir tutam zülüf içinde. biraz kahır biraz öykünme. geleceğim diye bir ses var. tutuşan ve bırakmayan, tutuşan ve bütün azalarıyla pencereden bakma isteği uyandıran bir gece var. sanrı değilmiş, çok sonra anladım.
haksızlık ettiğim de yok hiçbir şeye. üstüm başım kan içindeyken de kurmuştum bu cümleyi; kendime haksızlık etmiyorum.
kimseyi dağlanmış saymıyorum. en çok gözlerine bakıyorum herkesin. en çok ne söylemediğine bakıyorum. -ne söylemediyseniz yakanızdadır ellerim.-
noktayı unuttuğumu sandım bindokzyüzdoksanbeşyılınınkasımayıydı. yağmurlubirgüniçinsöylenecekcümleler tasarlıyordum. öyle bir şey ki anlatılmaz diyordum, öyle bir şey ki benden değil. şu göğe ne diye bakıyorum sanki?
kedilerin ve günışığının ve duvara çizilmiş bir resmin yarattığı tufandan kaçmaya çalışırken elleriyle toprağı kazan ve en çok sol bacağı aksarken küfreden bir yalnızlığın dağlanmasına müsade edecek kadar gözlerimi kör eden şu göğe bakmaktan sanki ne anlıyorum?
hatırladım. nokta dediğim çekmecesinde eski fotoğrafları saklayan ve ağlayan insanlar için kurtuluş yolu değildir.
şu mektupları yazmasanız artık?
94. bu acıyı cesar vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. bu acıyı bir katolik, bir muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum. yalnızca acı çekiyorum bugün. adım cesar vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlık ta, böylesine çekecektim bu acıyı. katolik te olmasam, tanrı-tanımaz da olmasam, muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. yalnızca acı çekiyorum bugün.

açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. sebep ne olsun ki? ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. bu acıdan doğan şey ne işe yarar. benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. yalnızca acı çekiyorum bugün.

açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. bugün acı çekiyorum yalnızca


(bkz: cesar vallejo)
93. geçenlerde de yazmak orospuluktu...
şimdi hepimiz orospumuyuz yoksa zebani mi?
92. (bkz: adsiz yazarlar kulubu)
91. yazamamaksa izdirap
90. yazmak cehennemdir evet şeytanın yabasıda aslında kocaman bir kalemdir.
89. nereden başlamalı. nereyi düzeltmeli sabah olmadan. kargışlanan, açılan, kanayan.. durdur! sevgilim sevgilim.
nasıl karışık, nasıl darası kendinden yılgın yüktür bu. nasıl bu duvar bu sakin gölgelik bu yaprakları sararmış çiçek.
nasıl nasıl nasıl nereden başlamalı.
oysalarla başlayabilirim bütün cümlelere. hiç duyulmadık mazeretler üretebilirim. zaman ah bu sancının müsebbibi sarsak ellerimi övgün kılan devinim.
başlayan ve bırakan başlayan ve bırakan başlayan ve bıraktıran. nasıl karışık!
her şeyi yıkmanın vaktidir. her şeyi diriltmenin.
öfkeliyim çok.
kendimdenliğimin ucuz ağartılarını topluyorum. vuruyorum duvarlara. nerden bu kan. nerde bu kan. nerde kan vermeye delicesine koşan.
başımda ellerim, ellerimde başım. omuzlar üstünde yükselecek(ti) hani bu, hani diyesim de yok. öfkeliyim çok kendimdenliğime.
ne hükümdarlar ne hükümler ne hayatlar bastım küpe. ne türküler söyledim ne şiirler okudum. ne aşklar ne ayrılıklar.
dünyanın hırı gürü. ellerim ah!

kapatmalı şimdi boşa dönen bu merdiveni. kapatmalı ne varsa ne ise üstüme örtülen ölü toprağı. yazmaya gitmeli eski usul mürekkep lekeleri gibi.
gitmeli bırakıp kendimdenliğimi, kendi nefsimi. kendimi.
bırakmalı köhne bırakmalı nafile bırakmalı noktalama işaretlerini
niye sanki bir yerde durmalıyım niye sanki düşünmeye sevketmeliyim niye sanki vahşi atların koşusına benzemesin cümleler niye sanki umursamalıyım okuyanın soluk almasını
sövmeli belki duraksız öfke köze dönene dek yumruklamalı duvarları saçları uzatmalı traş olmamalı
bırakıp gitmeli en iyisi bırakıp gitmeli
nasıl da karışık değil mi
çok söylemeli
omuzlar çıplak
niyetler de
biri dediğin de kim
sevgilim sevgilim
88. aşık olmadan şiir yazmaya çalışınca karşılaşılan durumun analizidir... bu kadar zor birşey olamaz...
87. yazmam gerekir, anlayamıyorum içimdekileri madem yazayım biraz, beni cehennemimle baş başa bırakın!

cennetten önce cehennemi istiyorum yazayım, yanayım biraz, acılarımı anlayıp yanayım, günahlarım dökülsün yandıkça, acı çekeyim, çektikçe tövbe edeyim, rabbime sığanayım, acizliğimi anlayayım, beni affet diye acılar içinde inleyeyim.
göz pınarlarım kurusun ağlamaktan sonra tekrar dolsun gözlerim, acı çekmekten bedenim harap olsun sonra tekrar en başa döneyim tekrar acı çekeyim.

bileyim ki gelen herşey senden ve sen güzelsin senden gelen herşey güzel. acı çekmek bile güzel.
bileyim ki acı çekmek aslında bir lütuf, senin elinden herşey bir lütuf.
dayanamadığım zamanlar hatırlat bana, sevginin büyüklüğünü, beni nasıl sevdiğini hatırlat, acılarımı dindir diye dua edemeyeyeyim, hayırlısı buysa razıyım güç ver, yeter ki "beni bırakma" diye dua edebileyim.

fiziksel acım artıkça secdeye kapanayım, incilerle dolsun seccadem, sen acılarımı dindiren ol ya da acılarım arttıkça yüzümde gülümseye meyil veren.
manevi acım artıkça dudaklarım kıpırdasın, isimlerini anayım tek tek, içim daraldıkça seni anayım, seni andıkça kendimi bulayım, kendimi bulamasam da sende kaybolayım.

beni bırakma ey sevgili!
cehennemim bu dünyada olsun, öbür dünyada cennetime doyayım.
86. /i've been alone all along/

nisyan ile insan benden eksik.
bir ben var benden başka benim gözlerimce inat.
bir ben hatırlıyorum adem'i imla eden adı.
bir ben nisyandan uzak, karanlık ve kan kokusuyla.

/because i'm broken/

hangi göze bir çift güneş dedi isem, hangi ele uçurumdan uzaklaşma fırsatı.
bir ömür kimi öptü isem. kimin karanlığında konakladı isem. kimin penceresinden süzüldü isem. kimin üç satırdan fazla anı bıraktı isem. toplanıp kan kusturdular günbegün.

/forever trusting who we are/

inanmak için çok çırpındım bunca yıl, bunca şehir. ellerimi görmezden gelip dokunduğum her yan dikenli tel. her ten cehennemden bir alev.
olsun varsın, göze almak gerek gözlerden ötesini dediğim de aşikâr. dedim demesine ve lakin ve her şeyiyle birlikte utanç kaldı yüzüme.
nasıl olduğunu anlayabilir misiniz? nasıl yandığını sol yanımın? nasıl olur vefa göstermek etekleri çamurlanmış bir aşka? nasıl nasıl nasıl hâlâ gözlerini kapatmadan önce yüzü hayal edilir bir yaranın?
daha da anlatabilirdim daha da güv(c)endiğim dağları. daha da öfke ile sulayabilirdim geceleri. kafirleri. örtülenleri. ve lakin..

/this pain is just too real
there's just too much that time can't erase/
85. göğsünün üzerine koymuş binlerce ton ağırlığındaki kütleyi, onunla geziyorsun. bırakamıyorsun hiçbir yere. yalvarıyorsun dostlarına, "yardım edin bana!" diye. ama sadece üzülen gözlerle bakıyorlar sana. geri dönüp ona vermek istiyorsun, ama o kadar yol katetmişsin artık, geri dönüş yok. yürüdükçe yürüyorsun. kuvvetin yetiyor aslında. korktuğun tek şey sonunda, "değmezmiş!" kelimesini, o lanetli sözcüğü kullanmak. "ya 'değmezmiş' dersem?" ama biliyorsun ki demeyeceksin. biliyorsun ki değiyor. olmasa bile değiyor bu ağırlığı onun için taşımaya. sonunda bu ağırlığı düşürüp ayaklarını kırsan bile, "olsun ulan değdi!" diyeceksin.

madem ki bundan eminsin. devam et... madem ki bu ağırlığı taşımaya gücün var, devam et...
84. yazamamaya baslayan ya da hic baslayamayan yazar insanin caresizlik edimi. cehennem yazmak degil, yazar olmaktir, olamamaktir.
83. "kuramları değil, balık isimlerini öğrenmek istiyorum artık" dedim,
sonra "vapur iskeleleri yıkıldığında da hiçbir anım kalmamış sayacağım" yazdım.
"arafta olmak istemediğimden" dedim, "cehennemi seçiyorum" da... üstelik. suyundan da koy ördek. hâlâ yazacak kadar gülünç ve akılsızım.

sahi;
sen neleri hatırlıyorsun sevgili ördek/
göle maya çalınmadığı,
suyun kurumadığı günlerden...?

[yangından artakalan gerçek şey/ çoğalt beni.]
82. çehov'un "yazmam gerek, yazmam gerek..."inden bu işte "yazmak bir cehennemdir"e dek, kaç ay geçti sahi? kaç gün, kaç şehir (şehirler uyudu,....), kaç yolculuk, kaç ev, kaç od'a?...

yazmayı bilmek yerine, okumayı bilmek yerine, çalışmayı bilmek yerine, para kazanmayı bilmek yerine, terk etmeyi bilmek yerine, metropolleri bilmek yerine/
sevmeyi bilseydim diyorum keşke. kasaba kanaatkârlığını bilseydim. kalemle kelâmın aynı ağıza sahip olduğunu bilseydim.

daha çok dua etmek lâzım ördek! (hay allah, ördek neredesin? başlıklar mı karıştı. evet. göle dönmek lâzım, şarkıya, eve,....)

hâsılı,
düşünebilen her yerimi aldırmak istiyorum artık. on gün oldu, (bir arkadaşıma çantamdaki kitabı armağan ettiğimden beridir, işte tam on gündür) kitap taşımıyorum yanımda. şiir okumuyorum. en son alıntım, dante'nin araf'ında idi. en son "araf'ta olmak istemediğim için cehennem'i seçiyorum" diye karaladım. en son metroda birini göreceğim sandım. en son vapurda üşüdüğüm için dışarı çıkmadım ve içerde uyuyakaldım. en son bütün mümkünlerin kıyısında kendimi kandırdım. en son yazdım, yaz'dım, yaz-maktan bile gocunur oldum.

uslanmaz usumun ezber ettiği dizeleri unutuyorum hızlıca.

birkaçı kafama kazılı.

geçemediğim su, içinde olmadığım afet.
[elbette, elbette bunları çabucak geçelim....]
[burçak beni sevmiyor, burçak beni sevmiyor] -beni de.
[bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni]

yaz... ("geçmiyor, geçmiyor". ağustos ayından nefret ediyorum ördek. pardon.)
yaz-ı...
yaz-ın...
yazmayın.
yazmayalım.
allah aşkına.
81. can te çı jı mın kır?
can te çı jı xwe kır?

her şey olup bittikten yıllarca sonra..
baştan.
her şey olup bir türlü nihayete ermeden geçen onca yılın üstüne..
olan her şey. yüzünden geçen mermiler. kan kokan kitaplar. göğsünde kıyametini taşıyan, korkunç nefeslerini bir bağbozumu seline kaptırıp.. her şey biraz hayattır kardeşim.
her şey biraz hayattır. durur insan. ölür bir gece. durur insan. kesilmiş tırnaklarına acısı duvarları yumruklamaktan. kangren olur. durur insan. durduğu yer sürgün..

[beni biraz anlayın beni biraz bu ikindilere bu şafak sökmelerine
...
beni biraz dirimle biraz anne sütü
..
kimselerin kanmaya yüzü olmadığı yalanlarla
sırça insanlıklarınızı taşıyın cesedimin yeldeğen yerlerine]

her şeyi hatırlıyor olmaktan yapılma tedirgin gölleri var akıl dağlarının. nefesi nikotinin havaya karışması oluyor insanın.
düşünce kör kütük sarhoş.
her şeyi bir yangına kaptırma hevesi var insanın. hevesle bir yenilgiyi kabullenmeye.. -ikrar.
sokağın tozunu kirini, evin nemli duvarlarını, dolu tablaları, sararmış kitapları..
üşüdüğünde yalnızlıktan şikâyet etmeyi hatırladığı kaybediş devinimi var.
yasemin abla söylesene yeniden ığdır'ın al almasını diyesi var.
susuşları üst üste ekleyip mezar taşı yapası var.

bütün yüzler gidiyor bir bir. giden gelmiyor geri. kimse geri dönüp bakmıyor. bakan acıya, bakan sürekli kanayan tırnaklara.. -bu tavanı garipsemekten kurtulmalıyım.
meğer bütün bu metaforlar ölümden daha büyük bir karışıklık bırakıyormuş. -çayı soğutmadan içmeyi öğrenmeliyim.
meğer sevgili kardeşim unutmak insan için yaşamın koşulsuz direğiymiş. -adının bir şiire kazımalıyım.

[yorgunum, beni biraz eyleyin]

her şeyin olup nihayetine ermediği bir zaman dliminden..

sebir jı mın re nina
ez jı kerba mırima
xew bı çava nakeva..
80. [adını ağzımda köz tutar gibi tutardım]
..
[aşkı eline dolayan bir dize yürür üstüme]
..
[aşk çocuklar parlayınca görülen ışıklardır ]
..
[hâlâ içimizde o yanardağ ağzı]
..
[birden/nasıl yalnız olduğumu anladım/kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan.]
..
[yüzüme bak/ve yüzümü hırpala/yüzümü değiştir, dağlı bir anlatım bırak]
..
[saçlarım ne çok acılarla tarandılar kederden başka bir şeyler sığmıyor]
..
[ve yüzüm çocukları ölüme koşturacak kadar dokunaklı coşkulu değil]
..
[intiharlar/ her akşam ıslak-yapışkan/saçlarıyla girip odama/paniğimden pay toplarlar]
..
[ansızın uyanıyorum her gece/biliyorum bahçede dolanıyorlar/solukları kapı önünde/beni istiyorlar/onlarla yemek yiyorum düşümde/kendimi yalnız bildiğim her gece/yalvarışım ağlayışım/cenkleşiyorum kendimle]
..
[öldüğüm kez dirilmemdi oysa, bir odanın bir köşesi]
..
[eğdirmedin başımı önüme, utandırmadın, artık yorgun değilim]
..
[bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış baştanbaşa mucizesizlik]
..
[kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan]
...

/
79. ortalık yerde, belki ellerin ceplerinde kalakalmışlığın canlanıyor gözlerimin önünde. ağzında zehirden acı bir tat, bir duman yemişliği... canı insanın yalnızlıktan sigara çekiyorsa ondan içiyorsun sen de. zehir gibi bir tadı var yalnızlığın, sigara dumanına sinmeyen…
benim de ağzımda zehir gibi bir tat, yalnızlıktan. nedenlerini bilmek azaltmıyor yokluğunu. her geçen gün çoğalan kinlerimizle kendimizi terk ettiğimiz yalnızlık. başucumuza kadar gelip ruyamıza girmeyen sevgiler...
uzağına düştüğümüz onca şeyin sıradanlıktan ibaret olma olasılığı; ancak yanımıza yaklaşınca anlaşılıyor, "uzaktan aşk" kavuşmalarda ölüyor. bu akıl yürütme değil. bu yüreğe bakıp görülmeyen bütün zedelenmişlikler için ve kirlenmiş ellerimizle tuttuğumuz, dokunduğumuz her şeye bıraktığımız izlerimiz gibi...

gözlerime bakmayın çok yabancı bilemezsiniz. kendi üzerinden size ağlıyor, sizin üzerinizden kendine acıyor. tanıyor cümlelerinizdeki eksikliği. gözyaşları aklamıyor hiçbir kiri, ellerim yüzümden gitmiyor, yaşlar kirleniyor ve acılar inadına artıyor. eskiden ağlamaklarımız çok acılarımız azdı. yeterince ağlayamadığımızdan belki de birikti bunca şey... bu şeylerin hepsi acı değil.

tanıdığım herkesin yüzü yabancılaşıyor. sarıldığım tüm dostalarım bir başkası olmuş, uzak, soğuk... dokunduğuma utanıyorum. dertlerimi geri verin bana sesimi. susmak istiyorum artık. kendime küsmek istiyorum.

"şarkılar bir çığlığa sığınmaksa şimdi/ sonsuz bir yangın gibi."



78. yazmak cehennemdir. insanın içinde yanan ateşi körükler. herşeyi o kadar açık anlatır ki yalanlardan sıyrılmış gerçeklerle baş etmenin zorlugu insanı yıkar. yazdıkça aşk, ayrılık daha burkar insanın içini. yazmasan bir dert olur, yazsan ayrı bir dert. yazdıkça aydınlanır herşey ama ortalık aydınlandıgında karşılaştıgınız şeyi görmek ister misiniz bilemem. ama yazmak, yazmamak küçük cehennemdir. hangisinde yandıgının pek de önemi yok. birinde bilerek isteyerek yanarsın, birinde kör gibi hisseder yanarsın.
77. bir hayatı daha bir hayat yapmaya benzer cehennem. aslen bir cennete varmaya yanmaktır.
76. noktalama işaretlerini sevemedim bir türlü. noktadan nefret ettim hep. karaktersizdir, kişiliksizdir nokta. okuduğum ve haz aldığım cümleyi bitirmek gibi bir kötülük yapar bana, neden seveyim ki? ayrıca biçimsizdir de. ne o öyle, bir kalemin ucunu dokundurarak ortaya çıkan şeyden ne hayır gelir vatana millete? çöp adamın gözü de aynı şekilde yaratılır, kalemin ucunu kağıda dokundurarak. çöp adamın gözü kadar değeri yoktur gözümde noktanın. devamlılık hayatımda önemli bir yer arzetmiştir. ama bitirenleri sevmem, bitişlerden nefret ederim! virgül desen kaypaktır, dalgacıdır. bitirecek gibi durur ama terbiyesiz bir devamlılık sergiler. hayatımda çok fazla önemi olan devamlılık kavramıyla dalga geçen bir şeyi nasıl seveyim, ne hayrı dokunur bana? rahatsız edici, itici bir sürekliliği vardır. sürekli virgüllerle uzatılan ve bir türlü noktalanamayan cümleleri okurken matematik hocamın o iğrenç sesi tırmalar kulaklarımı: "limit sonsuza yaklaşırken.........." ama tren gibi uzayan cümlelerin sonuna gelen nokta da tatmin etmez beni. her ne kadar cümlenin bir an önce bitmesini istesem de noktayı görünce kusasım gelir yazının üzerine! aslında ünlemi severim, zariftir, incedir. elif harfini hatırlatır bana. ama bir de altında o karaktersiz nokta olmasa! elifin altındaki o noktayı görünce bir türkü gelir aklıma; "elif'im noktalandı aaamaaan..."
en güzeli hiçbirini kullanmamak aslında, sadece harflerle yazmak. oraya buraya serpiştirmek harfleri, onlardan kelimeleri oluşturmak, anlamlandırmak... keşke oğuz baba tutunamayanlar'ın 15. bölümünde o son noktayı koymasaydı, hayat ne güzel olurdu o vakit!
75. spot ışıklarının altında durmak isterdim gençken ağrılı ıslak yerlerimi saklardım diri memeler çekerdi uykularımı uçtuğum şehirler ve gece yorgunlukları tütsü yakar öyle bakardım baharın tadına çaycı fikret bilmezdi bunları koşan ve hiç yorulmayan bir adamdı annesinden miras kalan büyük tahta bir göğsü vardı ben büyük umutların baş aktörüydüm o günlerde dayak yer ağlardım özgürlük hemen şimdi peki ama neden neden serttir insanların sesleri umudu söylerken bu düşünceleri alıp giderdim çaycı fikret'in acı çaylı ocağına bilmezdi yüzümdeki lekelerin sebebini onun büyük tahta bir göğsü vardı ışıkların altında ben ellerimde dünyanın tortuları yazmak bağımlılığının tikleşmiş göz yorgunlukları kitaplardan ilk sütümü emerdim çaycı fikret sevmezdi çapkınlıkları onun her zaman kirli olan bardakları vardı bir türlü desteleyemediği yırtık paraları özenle dizerken tezgahın üstüne bahçeli bir evin hayalini kurardı bir haziran ikindisinde öldü şiirsel değildi ölümü yalın anlamsız kadınlar ağıt yakıp göğüslerini dövdüler gençmiş daha elliüçünde bahçeli bir evmiş tek muradı spot ışıklarının altında durmak isterdim ben gençken çaycı fikret bilmezdi bunları onun annesinden miras kalan büyük tahta bir göğsü vardı.
74. ne güzel demiş sıdkı;

"cemâlin seyreden, istemez cennet!"

güzel demiş de ben katılmıyorum sıdkı'ya. ben senin cemâlini izledikçe cenneti istiyorum. seni böyle güzel yaratan, cenneti ne güzel yaratmıştır diyorum...
« »
Alakalı olabilir!
- yazmak bir mucize
- yazmak icin
- yazma hevesinin kacmasi
- yazma isteginin orselenmesi
- yazma yitimi

nedir.Net