hizirla kirk saat »
1. 40 bolumden olusan sezai karakoc siiri. tarih, coğrafya ve kültürle örülmüş dizeler bütünü.
ubeydullah kardesimle birlikte el emeği yazmaktayız tamamını efendim.

1.

bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
beni yalnız yarasalar tanıdı
az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı
adım hırsıza da çıkacaktı
her evde kutsal kitaplar asılıydı
okuyan kimseyi göremedim
okusa da anlayanı görmedim
kanunlarını kağıtlara yazmışlar
benim anılarım gibi
taşa kayaya su çizgisine
gök kıyısına çiçek duvarına değil
kedi yavrularından başka
-o da gözleri açılmamış olanlardan başka-
el uzatmaya değer
soluk alır bir nesne bulamadım
bir gün daha öldü
ey batıdaki mağaralar
beni afyonunuz bağlasaydı da
uyusaydım
bu katı bu sert kente gelmeseydim
bir kaç eski ölünün kemiğini fosforladım
işıklarını arttırdım bin yıl sonraki çocuklar için
yaşlı bir adamın şapkasını düşürdüm
karpuz kopardım
dağdan taş yuvarladım
irmakta yıkandım
Ölümsüz çamaşırlar giyindim
Çivi yazısıyla yazılmış bir taşa oturdum
yanımdan tak kuran işçiler ve turistler geçti
Çok eski bir şairin(ben miyim yoksa)
taktım aklıma şöyle bir dörtlüğünü:
"giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki
seni bir bardakta kaynayan
abıhayat sandım
elim uzandığı yerde kaldı"

Şimdi ayı bekliyorum
ay doğunca onu yerime gözcü bırakacağım

aradığım bu ülkede de yok

taşlar hatıra yazılamayacak kadar
fazla kararmış
2. 2.

ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
günlere geldim bunu bana öğretmediniz
hükümdarların hükümdarlığı için halka yalvardığı
ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
bunu bana öğretmediniz
kardeşim İbrahim bana mermer putları
nasıl devireceğimi öğretmişti
ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz
bir kentten daha geçtim
buğdayları yakıyorlardı
yedikleri pirinçti
birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
pirinçler gibi çoğalıyorlardı
atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini
3. 3.

bir beni anan doğuran kadınlar kaldı
Çocuklarını kaçırmasın diye al kadınları
elmalarını ısırdım öfkeyle
rüzgarına bir çıban tohumu ektim
böylece iz bıraktım
benim mirasıma yeryüzünde
yel çıbanı çıkaranlar konacaklar bilmeden
benim oğullarım onlardır
yapraklarımı onlar okuyacaklar
onlar taşıyacaklar ellerinde
sayıklayan çiçekleri
taşıyacaklar yüreklerinde
tifo beneklerini
Öpüp duran melekleri
evlenmeyecek olan onlardır
denizlerin yarasını
İyi eden
denizlere doktor olan
onlardır
savaşlarda şehitlerin
Ölümünü alıp kaçan onlardır

ey ulular sizin bana öğretmediğinizi
ben zamandan öğrendim
kuruyan hurma dalından öğrendim
damıtılmış petrolden öğrendim
yavrusunu arayan bir deveden öğrendim
hapsedilmiş yarı yanık
sancaklardan öğrendim
yıkılmış taş kemerlerden öğrendim
harap handan köprülerden öğrendim

ey ulular sizin bana öğretmediğinizi
ben yarılmış aydedeye öğrettim
delikanlı ateşlere öğrettim
en umutsuz bekarlara öğrettim
kundaktaki çocuklara öğrettim
Öğrettim fundalara keçilere keçiyollarına
4. 4.

ben kötülere iyilik saçarım
bu ceza olur
iyilere iyilik
kötülere kötülük
yapacak kadar güçlü ve seraplı olamam
iyi bir kentte
camide namaz kılan
omuzları birbirine dayalı
iki müslümanın arasından geçtim fark etmediler
hutbede imamın sözlerinin arasına tek bir kelime
karıştırdım tek bir kelime
bir kaç kişi irkildi
gerisi susadı susadı
çıkar çıkmaz çeşmelere koştular
ama su yabancı ve acı geldi
çocuklarını görünce o vakit
dindi iç ırmak yankıları
5. 5.

rapor

ben hızır ... gün ... falan saatta ... yerde
inceleme yaptım
anne suçsuzdu ve öldü
baba suçsuzdu eski incirler gibi hışırdıyordu
küçük çocuk suçsuzdu
bal rengi bir akıl sarasına bağışlandı
öbürleri suçsuzdu
çiçeğe yeni durmuşlardı
suçlu bendim
geç kalmıştım
evin kötü düşü balkona ağmıştı
komşu evlerde ayin başlamamıştı
kendimi iki yüz yıl insanoğluna görünmemeğe mahkum ettim
imza hızır
pulsuz
tarih çinseddinden sonra 5000
şahitler bütün oğullarım
6. 6.

kağıt endüstrisinde
müthiş bir gerileyiş tekniği
papirüs
mermer
tuğla
ceylan derisi
ipek
kumaş
odun
saman
kepek
7. 7.

bugün iki çocuğun konuşmasına kulak konuğu oldum
biri beni öbürüne çiziyordu
hızır'ın çizgileri derindir diyordu
su ışıltısıdır karanlıkta gözleri
sağ kolunun çizgisi parlasa
tanda bir palmiye gibi
sol kolu karanlık kış gecesi
yaşı hep altmış üç
yüzü yeni gelmiş bir vahiy gibi
gözlerinin önünde hep rahman suresi canlanır
kalbi hep yasin okur
kulağında ilk âyetlerin depremi
ben hızır'ı gördüm kardeşim
ermişler için topluyordu zeytinleri
konuşması hint ilâhisi
ürküntüsü çocuk çilesi
genellikle dağ havasını taşıyan biri
yemesi bir gülün dirilişi
8. 8.

benim konuşmalarım
Çin yazıtları gibi
Çevre benim söylediklerimi kaydeder
ama kaydetmez kendisine söz söylediğimin sözlerini
taşların kalb atışlarını duyanlar
yalnız onlar okur benim söylediklerimi
kayalar takvim yapraklarımdır benim
ay kaç kere tanıklık etti
taşıdığım yoksul kadınlar tabutuna
Çok köle pazarında bulundum
az kurtarış yapmadım insan satırında
İnsan alımında az göz gezdirmedim
kaç olta kırdım balık avında
kaç ip kestim idam sofrasında
kaç yılı aradan kaydırdım
takvim hesabında
kaç kulaç su geçtim
kurban töreninde
kaç çocuğu kaçırdım
kitap sineklerinin
tılsım salgınından
ilgım salgımından
zülkülüf bana dedi
sen su ver ben yemek vereyim
sen can ver ben kan vereyim
sen sağı çağır ben şehidi çağırayım
sen ovaya in ben dağda oturayım
ne kutlu ortaklıktı o
zülkülüf bana dedi
yeraltında sesim var
zülkülüf bana dedi
doğuranlar bendendir
ana sesi bendendir
Örtülü ödeneğimdir ocak
İn kiraz bahçelerine in
kirazların yankısını dinle
denizi kirazlarda ara
Ölümle kirazlar arasında
köpekle karyola arasında
bardakla araba arasında
bir ilgi kur
mağaralarda çekilen kuralarda
yamyamın ülküsünde
kabakulakta
bile bir bilgi ara

hızır hızır, işçi demek
meleğe öykünen demek

benim kitabım bu kadardır
yazıtım kısadır
anıtım yoktur
bahar senin öncün
güz benim artçım
yaz isa'nın
kış yahya'nın
bahar yaz güz kış
ben sen isa ve yahya
bir gülü yetiştirmek için
yaratılmışız
Şükür tanrıya
9. 9.

Öldükten sonra insan nasıl dirilecekse
Ölmeden ben öyle dirildim
kaç eleğimsağma altından geçtim
Çocukken çok gözledim samanyollarını
yaz akreplerinin bile bakamadan edemedikleri samanyollarını
kaç kez yedim doğu sabahlarının
yaz aylarında çatlattığı narlarının narlarını
gelinler götürülürken perşembe akşamları
kaç kez yerinde durdurdum güvey atlarını
baharda çayırlarda yuvarlanırken vakit çobanları
saatleri kıra kıra ilerleyen bengisu zamanı
cebrail cebrail bengisu uzmanı
bir bozkır gibiyaklaşır kuşatır beni
karanlıkta uzaklarda insan konuşmaları
andırır cırcır böceklerini
arada şarap! diye bir ses yükselir
bir kadeh patlar
ateş fışkırır çakmak dağlarından
kurban kokusu yükselir
gürültüyle geçer kaf kabileleri
kara incirlerin sütünden sütunundan
zehirlenen ihtiyar kadınların
destanını söyler katır çıngırakları
İftar sofrasında açılan gümüş tabaka
borçlu baba sesi
ayın doğduğu saçaktaki komşularla
kaplumbağa artığı en tatlı üzümlerle
ey donanmış sofra saati
cebrail'e anlattığım buydu işte
cebrail bana ne armağan etti
bilir misiniz ne armağan etti
dünya ırmaklarının kaynak yerlerinden bir kolleksiyon
dicle'nin uçak yakıtı maviliğini
fırat'ın benzin yeşilini
nil'in kül rengi bulut stilini
bengisu bir kokteyl mi
kokteyl belki ama ne kokteyli


bengisu korosu

biz bir hızır'ız ama belki bin hızır gibi
biliriz yeryüzünde bengisu illerini
namazda yürüyoruz ışıldayan meşalelerle
oruçta aydınlığız isa'yla meryem'le
kulağımızda hep zebur düğünleri
düşümüzde İncil şölenleri
ufkumuzda tevrat ülkeleri
sina dağından yapraklar
ve kur'an ordusunu
başkentlere götüren bir kumandan gibi
en soy arap atının üstünde
dimdik duran bir başkan gibi
bengisu alayının önünde

bir göçmen kuş öncüsüdür bengisu
baharda gelir dünyaya
kışın göçer aya
kış yaranın sargı bezi
yazın ovada dağda sesi

yusuf gömleğinin yıkandığı kaynak ondandır
mısır'ın kapıları onunla açılır
davud'un demirini eriten o
karıncanın karnından konuşandır
hüthüt onun üstünden yedi kere uçandır

evrim günlük sularla
devrim irinle kanla
bizse dirilişi gözlüyoruz
bengisu bengisu kayna ve çağla
10. 10.

Şuayb'ın görünmeyeni benim
ben öğrettim musa'ya eşyanın ötesini
Şarapsız tütünsüz metafiziği
köpeği
yoksulu duvarını yıkarak koruyan benim
balıkçının kayığını delerek
Çocukları gece yarısı
ayakları ters dönük
Çağıran ve sonsuz kar çöllerine alp götüren
benim adamlarım değil mi
arkadaşları kılığında
arkadaşlarının seslerini çıkararak
kızılelma megalo idea
zenciyi linç eden boya
kadınlar bir ışık lekesi tavanda
rimbaud en çoğul ışığa
bite ve sese
ağrı'da
-40 mantığında
koşedağı'yla konuştum
+40 ta da
Çok penguenli ve bir koca katırlı kabileyle
yüzleri güneşten yanmış kabile
ulu kazanlı kabilelerle
Çıktım gittim iğde nar kavun tarlalarından
az konuşuyorlardı
katır ayaklarının sesleri dolduruyordu öğleyi
yürüyen yalnız ulu bir kitaptı sanki
yalnız reisin şemsiyesi vardı
o da güneşten korktuğundan değil
yüceliğini ortaya koymak için
hepimiz kırk yaşlarında erkeklerdik
başımızın içinde arı uğultusu
yine de aydınlık ve keskinlik
bir buyruğa kapılmıştık açıklanmamış
güçlüydük sağlamdık polattık
Çok ırmak aştık
meşelerde hüthütler gördük
kayalarda eskilerin alınyazıtları
arada bir, bir atlı ilerliyor
bir atlı geriliyordu
yeni buyruklar sessizce veriliyordu
sancaklar hızla dönüyordu üstümüzde
kartalımız vardı
eski kuşak olarak
maymun ülkelerinden geçtik
İnsan bölgelerini aştık
melek surlarına yaklaştık
kentlerinde de çeşmelerinde de
kadehler kırdık şıkıdam şıkıdam
mermerleri bir is gibi yüzümüzü kararttı
güntutulmuşa döndük
sonra kur'an okudular ayrıldık
Öyle aydınlandık ki
doğudan da batıdan da
birden gün doğmuştu sanki
İki güneş dört aydede
birden doğmuştu sanki
İşte o vakit kadınlar belirdi
hepsinin adı meryem'di
İlk defa evlendiler bizimle
daha çok gittik
ama nasıl anlatayım
ötesini
11. 11.

İkindidir sularımın biatı
elini öptüğüm gün ustası
İnci döküp gittiler keçiler
siyah bir ses bırakarak arkalarında
Şaka yapıyormuşcasına
hayata alışan oğlaklarıyla
yazın dicle kıyılarındaki kuma
gömülen eşekten daha çok ne var
güldürecek çocukları
görmezlikten gelecek babaları
eşek kurumuş bir dicle'nin yankısı gibi
bütün bir ortadoğu demekti
okuyanlar okumuştur eşeğin boyun çizgisinde oğul yazısını
kadın oğlundan alamadığı mektubu yani
eşektir bilen meşe yapraklarındaki
yalancı kudret helvasının anlamını
koyunların ikindisinde eşek de gitti
kasabadan o meşhur ölü de geçti
testiler sokaklara boşalttı gizli bir seheri
bu ölü hangi batmış imparatorluğun bayrağı
götürülüyor yalınkat bir müzeye
yerebatan sarayı'na
alınarak tekbiri
yer altı camii'nde
benim ben ben hızır
çankıranım ben
hamam soğutan
görklü bakışlara gece aralayan
yumurtada bekleyen
kafataslarını koruyan
bahçelerde
hıdrellez pikniklerinde
ateş avcısı bilge develerin
öfkesini gün batımlarına taşıyan
yaşlının gençliği gence genç
çığ yuvarlayıcısı
kaya atıcısı
dağ bölen
depremin özü
şimşek mayası
hardal kokusu
çekirge sabrı
arı vahyi
ölü etkisi
bitişik odadaki boşluk
cihan savaşlarının ilk başyazısı
ilk insan
son türbe
ben
hızır

12. 12.

ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana
tutunacaksın doğurmamış bir anne gibi hurma ağacına
çölün içinden yükselen bal ve çekirge karışımı
deve duyarlığıyla yüklü serapsız heyemolalarla
ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana

sen ki yoruldun çamaşır yıkamadan bir ırmak kıyısında
çok güneş alan artan ışığı mağarana vuran
o yumuşak sudan öğrendin öğreneceğini muştu sana
o sade giyimli yaşları belirsiz bilginler ki
eski kuşakların türlü dilini konuştular da
sen bir tekkelime konuşamadın yıllarca
sağ duvar konuştu sol duvarla
su hurmayla
ay keçilerle koyunlarla
sen bir birsam halinde konuştuğunu sandın içindeki çocukla
her dil senin için çağdaş oldu
ölmüş olan en eski ibranice
hititlerin ve himyerilerin dili
sonra şölen bitip bütün diller çekilince
için bir nar gibi kızardı o sessizlikte
işte o vakit çocuk doğuran kelime geldi
doğmadan konuşmayı öğrenen insan geldi
o doğmadan seninle konuşan bir erdi
uzun bir kıştan sonra gelen ilk gün ışığı gibi
uzun bir sessizlikten sonra gelen o ilk kelimeyi
bir insan gibi bir er gibi gören
karşılayıp konuklayan kadın muştu sana
ateş almış günü geçik resmi yapraklar gibi
bir dağ ucuna yığılmış o kent ki
seni en çarpık bir düşmanlıkla
karşılamaya hazırlanmakta
öyleyse ey bir kelime doğuran kadın
muştu sana

yankı yapan kutlu kadın muştu sana
bir meleğin bir sözünden gebe kalan kutlu kadın
ayrılığın şiddetinden gebe kaldın
aydınlığın artışından oldu isa
artık çıkabilirsin temmuz öğlesine ama
üç gün yüce bir oruca borçlandırıldın
en çok konuşman gerektiği anda
ayazmaların aynasında boy gösteren
dişbudak ormanı gibi azgın bir kalabalık
önünde o ulu konuşmanı yapacakken
bir yaratış susmasına adandın
yalnız işareti serbest bıraktın
doğurman cinsinden bir oruca başladın
çocuk erdi
su durdu
muştu sana
hadrianus'un kütüphane mermeri
çeşme oldu aydınlık bir kuşluk kitabına
çocuğun mucize alfanesine
loş aralıklarda
gümüş tabaklarda
pirinç ayıklayan komşu kadınlar sanatına
ki ay ev önlerinde
iğdelere batardı alacakaranlıkta
alacakaranlıkta muştu sana

13. 13.

ilyas'la buluştuk mu buluştuk da
en ince durumundaydı kabuğuyla yumurta
bir çan gibi çınlıyordu otlarsa
elimiz az kaydırak oynamadı şen bir mantarla
dağlarda son karları sürüyordu sularsa
ilyas dedim
ey en yumuşak isimli kardeşim
güvercini doğuya mı uçuracağız ilkin
doğu o yer senin ana oğul memleketin
asma yapraklarını mı özledin
içindeki sesler mi ürkütüyor seni kemiklerin
okumadın mı şubata ses veren
vakitsiz belgesini cinlerin
eyyûb zülküfül yuşa ve senin kanamadığınız
şit ötesi yakalanmaz izleri örtülerin
yahya'ya tanıklık etmiş arı kayaların
yeniden çalkalanışı ben miyim dersin

ilyas, konuğu iyi ayarlayamadık
tüccar gün ışımadan gitti
parola oldumolası iyi verilmedi
nöbetçi vaktinde değiştirilmedi
at yavrusu ata benzetilmedi
bumbar yemek kumarın en iyisi
İsrail bir tarihi gece gezerek geçirdi
altını altın bildi
gümüşü gümüş bildi
sonra isa geldi
Önce çocuk olup dedi
sonra büyüyüp dedi
İşte bütün bunları sen bildin bir de ben bildim
doğu birikti birikti birikti

Çoban dedi ki
en soy arap kabilesinin arapçası gibi
bir süt ısmarladım size
bu en bilge keçimin armağanı
bu bağış oruçlardan oruçlara aktarıldı
ayın bir iğneye döndüğünü görünce dolanırdı
dağın çıkılmamış yerlerini

sonra çoban sabahın alacakaranlığında
hasta bir kuzunun evine gitti
uzun bir süre ışıltısı kesilmedi
İlyas'ın sabrı gibi

ben ve ilyas uzun bir süre
süt hayallerinde yandık
ellerimiz ve yüzümüz uyanıkken
vücut sıcaklığımız arttı ama
gözlerimiz ne oldu bilmem ki

ey ismini okyanus köpüklerinden
yunusların aynalarda yansımasından
almış olan kardeşim
Ölen insan
al tutmuş toprağı alkışlamadan
biz yeşilin yıldönümünü kutlayalım
baharı muştuluyalım
enlemlere boylamlara
sabır yatırına
adı mehmet olan çocuğa
müthiş bir ruhun tıbbı gibi
14. 14.

ben, kışın kefen gelini
çamların diri ölüm toplumundan da
üzüm kürelerinin benzerliğindeki yalnızlığından da asmaların
kurtulmuşum kaynayan bir çölüm belki
birden doğup büyüyen içine insan sesi karışmış
sonra ansızın küçülüp kaybolan
kum tepeleri
şehit, insanın birden bana dönüşümü çevrilimi
bir çok cami mimarının görünmeyen danışmanı
genellikle ben oyarım göğe minareleri
bilgimin çokluğundan vakit darlığından
işimin başımdan aşkın oluşundan
bir türlü geçiremedim yalnızlık serüvenlerini

dağdan gözleyen bir hızır vardır kasabayı
bunu en iyi bilen
kadınlarına alışamamış ısınamamış bir kasaba beyi
her gece kutsar beklenmedik bir çeşmeyi
hep yoksul değilim arada zenginim belki
suların kaynağındayım
gül kokusunda
elma terinde
şafakta uykuyla uyanış içinde
bir yanar bir sönerim
uzatan bir fenerim

savaşta cephedeyim
yaraların bezi benim
tutsak olmayan bir erim
çünkü tutsağın yüreğindeyim
kan değilim kandan da ötedeyim
özgürüm ama yalnız değilim
ey insan prizmaları
sizden uzak değilim
ilyas benim kızılötem
ben sizin morötenizim
ben en çok horozlarla gezenim
geceleri namazım
sabahları ezanım
15. 15.

nuh'un bir işçisiydim
günlüğümü biriktirdim tahta aralarında
bulursanız nuh'un gemisinden bir parça bir kalas
içinde altın vardır işte bu işarettir sana
altının üstünde nuh'un mührü
dünyanın en ilkel yazısıyla
ilkel ama sade ilkel ama canlı
ilkel ama güzelliğiyle çarpar insanı
ben ibrahim'in sır kâtibi
yakub'un dedektifi
yusuf'un hapishane arkadaşı
düş yorumu öğretmeni
ama görmedim yavuz bir öğrenci
aydın kılıçların şelâlesi
musa gibi

öğretmeseydim duvarını devirerek yoksulu kurtarmayı
çıkartabilir miydi musa
mısır'dan israil'i
delmeseydim bir yoksulun övüncü kayığını
geçirebilir miydi musa
kızıldenizden israil'i
bir vuruşta on pınar
çıkartabilir miydi çakmak kayalarından
öldürmeseydim hiç acımadan
gözünün önünde o çocuğu
bütün suçsuz çocukların katili
firavun'u boğar mıydı daha yeni kurumuş bir deniz

musa sürüyü şuayb'tan öğrendiyse
yolu dağı yaylayı benden öğrendi
şuayb'tan öğrendiyse köpeği
kurdu benden öğrendi
benimle kahve içti geceleri
onunla namaz kıldıysa sabahları
benimle dua etti akşamları
ondan aldıysa tanrı sevgisini
benden aldı korkusunu
ama ben karanlıklarda yittim
musa ışığa vardı
"kırklar yediler geldiler
beni alıp götürdüler
bir çok yeri gezdirdiler
sonra geri getirdiler"
deseydi musa yalnız beni anlatmış olacaktı
16. 16.

şekere alışmış akrebi öldürmezsen
şekerden zehir yapacaktır
çocukların için bunu iyi bil
bu öldürdüğüm çocuk için bir örnektir
her yaz bahçelerde binlerce akrep öldürülecektir
geziye çıkan çocuklar için
gün görmemiş menekşeler derilecektir
baharı gecikmiş kentler için
kurban bayramında ortalık ışımadan uyanılır lambalar yakılır koyunlar üstüne bir ışık düşer dağ ışığından önce
kurban bıçak sesini duyar ezan sesinden önce

saatlarını çabuk tüket ey ulu gece
kurban bayramıdır en derin bayram bence

bu ne uslu yumuşak yaratıklardır ki
kilometrelerce
günlerce
yolu aşarlar sabah kuşluk öğle
ikindi ve çöldedirler akşamları
ve sonra yorgun doldururlar çarşıları
ve top patlamadan önce
her biri başları gün doğusuna dönük
bir evin önündedir
çocukların önündedir
çocuk ellerinden alırlar son dünya yeşilliğini
bir bengisu gibiiçerler
son sularını

saatlarını çabuk tüket ey ulu gece
kurban bayramıdır en derin bayram bence

kur'an dinlemiş ve ondan boyun eğmişlerdir sanki
yaşamın sırrına bizden önce ermişlerdir sanki
kendilerini bir ses uğruna kurban vermişlerdir sanki
ölmeden önce ölümden sonrasını görmüşlerdir sanki
dağlarda yankılanmışlar derelerde ağarmışlardır sanki
düşlerinde mekke'ye varmışlardır sanli

saatlerini çabuk tüket ayını ve yıldızlarını yak ey gece
bizim kalbimizde kurbanlar kesilmeden önce
17. 17.

fırtına lût'a ait
saçlarım yağmurda uzar
gözlerim aydınlanır kaynak sularında
yemeğim pişer yeraltı ılıcalarında
buğdayda ışırım kararırım samanda
yazlığım saman yollarında
kışlığım avcıyla av arasında
baharım kayıkla kayıkçı arasında
güzüm balıkla balıkçı arasında
samyeli gölgeme ayna
zafertakım eleğimsağma
için şarabımı böğürtlenlerde kırılmaz bardaklarla
şarabım bâdısaba
yunus'a aittir balina
diş ve tarak yunus'a aittir
demir ve zebur ve ses ve öfke dâvud'a aittir
ve dert ve sabır ve yara
ve yaraya dayanmak sanatı eyyûb'un işi
zülküfül'dür gün doğmadan
geri döneceklerin kefili
bu halkın hilesini en iyi yuşa bildi
işte o zaman ateş en keskin bir şuurla
ortasına doğruldu ganimetin

bir kente girdim mi
bahar yağmuru gibi girerim
rüzgârların arkadaşı atlar gibi
büyütürüm güllerini
arıtırım sularını
bakarım mermerleri gebe mi
tabutları teneke mi
aydınlık mı ekmekleri
kirli mi yıkanmış mı gömlekleri
güzü mü andırıyor gözbebekleri
dinleniyor mu erik ağaçlarında
yeni yıl kelebekleri bahar kelebekleri
kükürt mü serpilmiş bağlarına
gözlerden akan bir kireç mi

başaksa bana ait
çocuk benim ülkemdir
ana karnı geleceğin belgesi
18. 18.

günleri bıraktınız takvimle uğraştınız
suyu özlediniz de aramadınız
harût ve marût'u dilsiz eden
saçlarından peygambere büyü ören
uykuyla ilgili su ve kuyu bilgilerini
taşları deler deler de su gelir
ışıklı bir engerek gibi
vecde gelmiş bir devenin
bol arılı sesi gibi döner döner de
bin tanrı mahkûmunu arar
suyu arayan adam değil
suyun aradığı adam ol sen de
sen doğu olursan güneş sana gelecektir
sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir
sen kuyuda oturacak bir ders taşı bulursan
bir kabri dışından oyan yontan değil
içinden insan biçiminde kışkırtan olacaksın
her lambanın bir kuyusu vardır
ordan aldığıyla aydınlanır
kuyusuz bedir bedir midir
bir bedir kuyusuna doldurulmadan önce
kureyş uluları
sağken işitmişler anlamışlar mıdır
ey aydınlanış saatleri
ölüyle konuşulan saatler
tabutta demlenen şaraplar
eski vergilerden damıtılmış viskiler
bardakları kıran şampanyalar
bir kuyuya balık olmuş haydutlar
mağaralara kapı olan duvar olan
kuyulara duvar olan
örtü olan kayalar

kuyu zeytin nar
yeşeren bir kuyu arar
vaktin arabı çılgınlar
19. 19.

bahçede uyuyan çocuğu
yüzüne vuran
kirpiklerini kınakınagibi yakan gün uyandıramaz da
anne uyandırır babanın eşi uyandırır
iğde ve gül kokuları çeşme gümüşleri
hurma çiğleri serçe ışınlarıyla
bahar uyandıramaz da
günlük süt için ayaklanmış
evin keçisi koyunu ineği uyandırır
çoban sürüsünü geniş bir kuşluk alanında toplamıştır
ekmekler ve aylıklar alınmıştır
kimi yoksullar da içleri ürpererek
çobanın paylamasına da katlanarak
yükselmeyen bir sesle bir yalvarışla
biraz daha vakit kazanmışlardır
dağ hazırdır
gece kamaşmalarından kurtulmuş
sürüye bir kent olacaktır
sürü kuşlukta tutacaktır eteğini
bırakılmış bağlarını
kaba bir köylüye dönmüş ardıçların
yatırlaşmış meşelerini
ayı soluğunda turunculaşmış alıçlarını
çocuklara beklenmedik bir yemiş ufku dağdağanlarını
kırlarda bize kahve sunan menengüç ağaçlarını dolanacaklardır
keçiler koyunlar ve sığırlar
kuşaktan kuşağa iletecekleri bilgileri
gündüzleri dağda toplayacaklar
evlerde durmamacasına yazacaklardır geceleri
bunlar kır papirüsleri
bir şiirin ipek sayfalarıdır
su düşmeyen bir koğuğa saklarlar onu
sonra güneş açınca
o sayfa ağızlarında
tekrar çıkarlar çayırlara
benim rengimi hızır rengini boyamaya
başbaşa vermiş birbirine iyice yaklaşmış koyunlar görürsün
sayfalarını kalb sesleriyle karşılaştıranlardır onlar
her biri kendi sayfasını öbürüne okumaktadır
unutmamak için bilgilerini
arasıra kendilerine tekrarlamaktadır
çocuk tam sürü kalkarken
güneşin koğaladığı bir yolda koşarak
kendi küçük sürüsünü büyük sürüye katacaktır
işte o vakit kurtulmuştur ağırlığından evin
korkuyla utançla umutla yüklü sis dağılmıştır
kendi kendine konuşmanın yemişi
çocuğu şehre döndürecektir
daha üstün daha büyümüş ve daha yeni
bir de vardır dağdan sürüyle inip
çocuğu bir mevsim gibi çağıracak
kara üzümün kurusundan yükselen
çobanın ayak tozunda gün kaydıran
koyundan keçiden inekten
ve köpekten
ayak altlarında ezilmiş böceklerden
yeni bir çatı kuran
akşam saatleri
20. 20.

-kapadın mı iyice taşı

-taş kendi kendine kapandı

-o kıvılcım saçan nedir içerde

-gözlerimizdir

-şehir bizim ansızın yitişimize ne diyecektir

-şehir evlerini büyütecek

badanasını yenileyecek
fırınlarını kapatacak yeni fırınlar açacaktır
süt sağacak
köpüklenecek
şarabın kıvamında yenilikler
devrimler yapacak
ve bizi unutacaktır

-bizi unutmayacaktır
her bey değişiminde
her üye seçiminde
her çocuk ölümünde
her sayfa açışta
her kitap yayınlanışında
her kitap yakışında
her sürü dönüşünde
bizi ansıyacaktır
her su kuruyuşunda
her açlıkta her vebada
her şimşek çakışında
katedrali uğuldatan gök gürültüsünde
mermer yaran depremde
bizi ansıyacaktır
her define buluşunda bizi unutsa da
yeraltından her levha çıkışında
bizi hatırlayacaktır
gebeler bizi yalan yanlış sezerler
doğumlarda aydınlıkça bilirler
çocuğun çevresindeki ışık
-ki onu yalnız anneler görürler-
o ışık bizdendir bunu bilirler
çocuklar şubat ayında
kara düşen kurt izinde
bizi ansırlar
yüreğe inen bir çivi biçiminde

-bizi unuturlar
senato seçimlerinde
sofrada değil belki şölende
biz nerdeyiz arkadaşlar düğün nerde
biz konuğuz şölende
ama gün olur anılmayız
manastırda bile

hey ancak göz kıvılcımını seçebildiğim arkadaş
peki bizim o evren beneği
köpek nerde

hepsi birden (bir korkuyla) -evet köpek nerde

-köpek ne dışarda ne içerde
kayanın kendisi belki
mağaramızı evrenden ayıran
kayserden ve kayser kentinden ayıran
zarın perdenin belgenin ta kendisi
sabah yıldızı ışırken dışardadır
gün doğarken içerdedir
bir kadın doğursa dışardadır
bir baba ölse içerdedir
bir savaş olsa içerdedir
bir barış imzalansa dışardadır
deniz inse içerdedir
deniz çıksa dışardadır
çoban çoban içerdedir
sürü sürü dışardadır

hepsi birden (korkuyla, ürpertyle, coşkuyla, azrail'i görmüşçesine, israfil'in surunu işitmişçesine) -peki köpek nerdedir

-arkadaşlar sizi bir alacakaranlık uykusuna çağırırım
köpek kemikten yapılmış
üstüne sayfalar yazılı bir deridir
o bulunduğu zaman biz de bulunacağız
bulunup bilineceğiz demektir
eşsiziz demektir
mağaramızı kılıçlar koruyacak demektir
kent para fırın ve ateş değişecek
içine bizim alınyazımız karışacak demektir
gün saatini bizim yerimize
kıtmir kuracak demektir
köpek bir gün bize
o boz tüyleriyle
ıslak dliyle
bir çocuk sesini andıran sesiyle
hepimizin çocuğu geri dönecektir
bir külün içinde yüzyıllarca duran
biçimini yakalayıp geri dönecektir
deniz kıyısında kayık karan
genç kızların ışınların taşıyacaktır derelere
ve çölde ilerleyen bin tonluk bir deve
gibi bize bir siteyi yüklenerek dönecektir
gün vurduğu zaman ağzına mağaranın
bizden alınan vakit bize geri verilecektir
çiğnenmemiş çayırlıklardan
devşirilen yeşillikler yüzümüze sürülecektir
bir el uzanışıyla
gelecek çağlara çağdaş olacağız
uykumuzu en ulu ders olarak okutacaklar çocuklara
uykumuz korkunun ötesinde
yeni bir kımıltı demek uygarlıklara

uyudular ayakları ses çıkarmadan çakıltaşlarında
güneşte pişmeyen bir yumurta
tapınaklar için kesilen taşların biçiminde
gökten başka denizden de anlaşılan gecenin gelişinde
solan kadınlarda eriyen gülde
uyudular uyuyarak onardılar
ışıttılar insan yüreğini
kentler battı kentler çıktı uyudular
mağaranın ağzını kapatan kaya
değirmentaşı gibi döndü yüzyıllarca
en az gerekli gün ışığı vererek içeri
en yüce bir yaşama için gerekli
kabusları süpüren umut için gerekli
rüya gören sayıklayan beyin için gerekli
kurban sanatının şehidi eller için gerekli
kelimeyi dürbün gibi geleceğe çeviren
dağ görünüşlü diller için gerekli
tenleri bir hızır konuğu gibi yeşil ve al
uyudular gençliğin mağara konukları
21. 21

çağır çağır su kuyusuna çağır
tatlı uslu bir ırmağı andıran
kayıklara yakışan bir haliç parçasına
şubatı hızla aşmak isterdin
gidilmemeliydi çünkü başkalarıyla
karanlık taşıyanlarla vücutlarında
kayaklarla karlı dağlara
martta kış pusunun ayıklanmasında
günışığıyla dağlardın
kristal medrese camlarını
söylemediklerini söyletirdin leylaklara
mayısta
iğdelere nisanda
çağır o tepe insin su kıyısına
senin ona söylediklerini
o denize söylesin deniz sana
şiir geceleri
büyük pastane'de kulağa çalınanlar
şehir gezmeleri
fotoğraf çekilirken elde tutulan bir bardak su
-elden geçerek yüze vuran alabalık aydınlığı
isa sesi meryem kuşağı
ve sendeki o meşhur yayha tepkisi
ıslak bir ortaçağ yolunu andıran iç sokaklar
kış
elden taşarak yüzü oyarak saçları kömürleştirerek geçen oyun kiri
içinde taşıyıp da bir türlü atamadığın taşra akrebi
hey üst katları titreten vakit oğlağı
çin fransız kültür merkezi
çağır çağır o rüzgâr gelsin
belki içinde bir fısıltı bulabilirsin
denize yüklersin
o da bir bahar açılmasında
kısır kadınlara veriversin
ve deniz şu kıyısına indiğiniz
hiç değişmesin
çağır çağır akşamı
gençlikte birlikte gezdiğin
taşıdığın umutsuzlukla birlikte
lâmbadan ürken
aydınlığı yaşamanın sonu bilen
yatak kâtibin tahtakurularına
çağır o yolculukları
seni götüren geri getiren treni
bitmez bir kaya akıntısının
anlamını düşündüreni
o arştan düşen
konuşamamaktan
dudakları kurumuş kayalar
ve kızların sulara vurmuş ışıklarından
sıçrayan çizgilere susamış kayalar
ne kadar benimserdi bu suyun
kumu altına çeviren bu suyun
bir yüksek fırın olmuş
gövdesine çarpmasını
çağır yüzündeki acıyı
bir bahar çiğinin düşmesiyle açıklayan babayı
her gün bahçesinden
gül devşirmek isteyen
senin için güle sabırsızlaşan
o anneyi
annenin sağlık günlerini
it it denizin dibine it
gül yerine elinde bir belgeyle gelen
henüz atların kokusunu yitirmemiş
eski tavlalardan bozma
hastahanelerin alt katlarını
kule diplerini
en çok hava isterken
havadan uzaklaştırılmış
kalb hastalarının yoksul öcünü
onların sevgisini öce çeviren gençliğin geçişini
bütün sevgileri sen kendin kendin için ece çevirdin
ve üstüne büyük harflerle yazdın
"başka yerde kullanılmayacak"

başka yerde kullanılmayacak bu deniz
peşinden sürüklediğin lânetleri
bir kitap yaprağına çevirmekten
sen bu suyu anlamadın daha
bengisudan daha bol ne vardır dünyada
karalardan daha büyük yer tutar o
gir yıkan içinde yüz öteye
gez üstünde kadim balıkçılar gibi
ye etinden kat özünden gövdene
çıkar derinliğindeki inciyi
ki senin o gençlik aşkındır
sevgilinin seni çileye iten öğütleri
senden uzaklaştırarak kendini
bir demirci gibi döğdü döğdü de demirini
kurabildin kendinde ve çevrende
o demirden kendi medine'ni
çağır çağır bu suya medine gelsin
bağrındaki saatinden bir ses yükselsin
çöl silinsin yol bitsin
hurma hayaletleri belirsin
deve neşeyle durup ilerlesin
bir imrülkays aruzu gibi ilerlesin
çevremiz o konuklarla dolsun
çay bile incitebilir onları
bu yumuşak su kıyıları onları dile getirsin
sen uslu bir çocuk olup dinle
dolup taşarak karadan denizden gelenle
semaver buğusunda titreyen evlerle
denizden karaya akan köpüklerin uzun kuğusuyla
dinle sen ermesen bile
bir ermişe erebileceksin
ermiş bir sözün olmasa da
bir ermişin sözünü duyacaksın
çağırmasını bilirsen gelecektir
doğu'yu batı'yı bilen gelecektir
bir ölümden sonrakine
öğle sıcağındaki sebil gibi
gün gelecek su kıyısındaki
o türbe ışıyacaktır
bursa'daki ulucami'nin
en suskun taşları bile konuşacaktır
22. 22.

eve dönüş gecesi ne geceydi
eşeğin üstünde türkü söyledin
köylüler bile farkındaydı sevincinin
yıldızlar mutlu bir sofrada
yükselip inen gümüş kaşıklardı sanki
ya salonun o aydınlık hali
ama birden karşınıza çıkan
içinizi bir incir yaprağı gibi büzen
o kardeşteki göz ağrısı
anne telaşı
çocuğa dönüp çaresiz duran
size dönüp bir umutla taşıyan
siz ki bir doktordan öte iyi ediciydiniz
dağlardan inmiş bir göz iyileştiricisiydiniz
peki kaç gün sonra o göz ağrısını
o yukardan inen görüş sıtmasını
yumurta hummasını
neyle kestiniz neyle dindirdiniz
şimdi onu benden dinleyebilirdin
ama yıllarca sonra
o göz ağrısının çağrışımı gibi gelen
bir kulak bir diş ağrısı
alıp götürdü kardeşi
lanetli bir peri
yol gösteriyordu ışık tutuyordu sanki
bengisunun yankısı ve aksi
kara bir su kıyısına
bir arı oğulu dünyasına
nar sevdasına

an o çocukluğu ki
karlı kurban bayramlarını
kuru üzüm iftarlarını
bağa taşan ev seslerini
an an ki
kurtuluşunu şimdi bulursun belki
içinden güneşe varan ses babadır gündüzleri
ayı kurcalayan ses anadır geceleri
ne mutlu sana
bulursan insanlarda
andıran birkaç çizgi
gün batmadan önceki kardeşleri
gün doğarkenki kuşluktaki
öğledeki ikindideki

bir balık görünce nasıl çırpınırsa bir martı
gün batınca nasıl çırpınırsa
boğulmuş bir kuş gibi
bir deniz
çocuğu ölünce öyle çırpınır anne
annesi ölüne bir çocuk öyle çırpınır
çırpın çırpın ki belki görürsün ölümden ötesini
senin mesleğin bir bakıma ölüm mesleği
bozulmuş saatleri ölümle iyi etmek
ölümle açmak kurumuş dudakları
ölümle açmak kapanmış gözleri
öleniölümle diriltmek
ölümle sağ tutmak sağ olanı
ölümün ışınıyla görmek
karanlık gecede
karataştaki
kara karıncayı
23. 23.

ne cennet ne cehennem ne dünya
âraf'ım ben
cennet demektir benden biraz ileri gidersen
arkada bıraktığım ateş kayaları
dünyadır cehennemdir
âraf dünyanın cennete yakınlığı
dünya âraf'tan buraya uzanmış bir diş gibi
âraf'ı ben dolaştırırım yeryüzünde
bir ağaç hışırtısı gibi
taşlar maymuna dayanır
ağaçlar sese çıkar
gel dinle bağdaki eski asmaları
kır akşamda batan üzümün bardağını
çevir harf çıraklarına
av sularını avlanmış suları
petrolde el yüzün yıkamasından
tüter buhurdanı şiddet işçisinin
bir geyik karnında kanında erir bir haydutun tüfeği
ve haydutun kanında yeşerir jandarmaların yiğitliği
sel alır dağdan indirir bizi
üstümüz boyalı aş kırmızısı çamurla
eşkiya dürbününde görünürüz ama
aramıza yağmur girer
borçluyuz hayatı ansızın gelen bu yağmura
aslanı uslandıran
aslanı ıslatan bu yağmura
taşların yaklaştığı bir düğü dünyasında
gölgeni büyüttün sen boyuna
bir kav evine döndün
yanık bir azık oldun ezik çakmaklara
anne merdivenden indi yalvarışlarla
dostun ölümünü yeni öğrenen bir yüzdü artık baba
yüz çizgileri derindi zaten daha derin oldu
ayakkabı çıkarılmadan giyildi yeniden
unutuldu iyice fark edilmiş kuşluk ikindisi
--kuşluktu ama ikindi gibi--
alıp götürüyor o arkadaş kuşkusuz
birlikte boyadığımız iplikleri şimdi demek ki
gidiyor ama kim gibi
zekeriya gibi mi isa gibi mi
baba düşünüyor
yeni bir dicle kıyısından dönmüş olarak
sırtında kırların ilk ırmak izleri
bu yürüyüş bir düşünüş gibi
kafanın bir duvarından bir duvarına
kasaba kuzeyinin sülükle döğmeli sularına
karınca köylerine cin yurtlarına
hızır'ın içinden geçmeye çalışan bir şeytana
çocuk ve süt umulan peri yurdu bir pınara
pazartesiden pazara
cumartesiden cumaya
eve varıldığında
içinde bir yunan heykeli büzülmüş gibi
ölümün kıyısında kıvrılmış örtüler
örtüler birdenbire artar çoğalır nerdeyse ürer bir evde
bir göz yeni örtülmüşse size
sen bütün bunları çıkardın
evden bir yıl uzaklaşmış babanın
gelir gelmez çıkıp kasabanın
öteki ucuna gidişinden
düş yorumu ustalığın böyle başladı zaten
bir dağ doğurtabilirsin bir bozkırdan
gül toplayabilirsin bir çıbandan
narlar menekşeler devşirebilirsin bir kurbandan
bir azizi sağlarsın bir roma yangınından
bir cami çıkartabilirsin bir katedralden
sen ne denizler gördün
güneşin batışında
kesildiği andaki bir kurban gibi
kıvranan
ve çamlara çarpmış yaralanmış
cam parçalamış kargalardan
bir çan çalıyor
bütün eski köprülerinde avrupa'nın
bir sancak kaygılanıyor
sancısından dünyanın
erleri yeni yeni yerleşiyor yerlerine âraf'ın
ışıkları bir kez daha yanıyor cennet'teki davanın
24. 24.

sofra sofraya değer sofra sofraya
sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
böylece gökten sofra iner dağa
şairlikten sonra başlayan azıklarla
şarap dense de şarabı aşmış şarapla
susus topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
kansız ve etsiz bir sofra
ne kedi ne köpek sofra der buna
ne hintli ne rum sofra der buna
hızır avına çıkmış bengisuya
bengisu kâbusuna kanmış insan sofra der buna
sen de günlük sofrayı bir kaç kere
en çok da çocuklukta o güz oruçlarının
iftar durumlarında sandın böyle bir sofra
doğudan gelen davullarla sahurda
bir sofrayı böyle bir sofra sandın
evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
ikindi kur'an'ından sonraki sofralara
kattı zamanından bir zaman belki
kana dönüşen bir şarapdeğil
duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada
ten olan bir ekmek lehimi değil
gönül azığı olan bir ekmek yendi o sofrada
zeytinse hem ışık verdi hem sofra katığı
idris ishak ve şit azığı
ilyas gölgesi
bir yusuf akşamı
ilerde bengisu doldurulmak için
bünyamin'in yüküne saklanmış
gümüş su tası
yakub'un koyun postu
ibrahim atlası
bekçiyse musa'nın asası
işte böyle bir tören içinde açıldı gök sofrası
bu bir yas mıydı düğün müydü
büyük bir şehirden geçen
bir kasaba halkası
sona eriyor demekti bir dağ çağı
orda anlatıldı gece yarısı
bir iç çağrısı gibi sofradan
ve isa'dan yükselen
havariyun'da yankı yapan
gelecek dönemin mekke çağrısı
gelecek vakitlerin mescitleri kurulsun diye
onlar yıkıyorlardı mihrabında
putperest ateşler yakılmış
ön cephesi yerinden oynamış tapınağı
orda anlatıldı cebrail'in yaprakları
orda katıldılar bedir savaşı'na
yeşil sancak tuttular
durdu sancak
orda da görüldü alkışlandı
hendek savaşı'nda
kayaların kıvılcımlarında
yanıp söndüğü gibi
istanbul ve roma'nın silüetleri
ve önlerinde
yeşil sancaklı sultan tuğları
arzı soyunmuş
arşı giyinmiş asker
şimşekle devrilmiş bir boğa gibi
yere serilmiş bir haliç
sonra "ayrılış" konuşmasında
sustu isa
sustu isa'da her havari
sustu yüz yirmi dört bin sahabi
sustu zaman
sustu bengisu
su sundular yaralı sahabeye
durdu arz karıncaları
sustu arş sesi
durdu develerin üstünde güneş
hurmalar bir vâdiden bir vâdiye gidip geldiler
ve durdu yaprakları
dört kitap durdu ve dinledi
"şahit ol ya rab!"
sesi kaldı yalnız ortada
onlar da sofrada
bizim gibi şahit oldular
25. 25.

şam'dayız
mevlana ve mesnevi
muhyiddin ve yasin
şems ve füsus
şems nasıl değiştirdi
bengisu sarnıçlarından geçirerek
mevlâna celâleddin'i
ve yasin bir delikanlı biçiminde
ağır ölüm hastalığında
nasıl iyileştirdi ibn-i arabi'yi
mekke çatısında füsus'un ve futuhat'ın yapraklarını ayıklayan
güneşin yağmurun ve rüzgârın yardımcısı kimdi

şam çarşılarında şems'e rastlamadı mı
yolun bir kıyısında o öbürü bir kıyısında
şems bir soruydu
bir cevaptı mevlâna
benziyorlardı bir arada
kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
muhyiddin'in ibnürrüşd'e dediği gibi
bir evet bir hayır demedi mevlâna
hep evet dedi şems'e bu konuşmada

şam çarşılarında mevlâna
aradı durdu şems'i
bir yitirip bir buldu şems'i
şems bir bengisuydu o'na

mevlâna şam'da muhyiddin'le konuştu
ona şems'i sordu
muhyiddin kabrini açarak
sabır kitabından bir yaprak çevirerek
şems'in kendisini gösterdi

sonra yorgun bir şam öğlesinde
sıcakta çekirgeler kavrulurken
çömeldi bir su kıyısında
hızır'ı gördü alı yeşili gördü suda
şems'i gördü ve buldu kendini

şam çarşılarında şems alındı mevlâna'dan
kendisine mesnevi verildi

gökten bir kartal geçse
ve yere düşse gölgesi
bu acaba şems'in mi gölgesi

yerin altından gelirse
bir su şırıltısı sesi
bu ses şems'in mi sesi

çöllerde kumda varsa
kızgın bir ayak izi
bu iz şems'in mi izi

işte böyle böyle kurduı mesnevi'yi
şems'in ağırlığı
dudaklara dokunup da
ağza konamayan
bir bengisu gibi
»
Alakalı olabilir!
- hizir pasa
- hizir kiz
- hizir reis
- hizir gibi adam
- hizir gibi

nedir.Net