imkansiz aska mektuplar »
1. her insanın başından geçmiştir;. imkânsız olarak gördüğü aşklar. onu imkânlı bir hâle getirmek için uğraşıp durmuştur. bazen bunda başarılı olmuştur; bazen başarısız. ama asla unutmamıştır. şayet bittiyse: ilerde o günleri düşünüp yüzünde bir tebessüm belirir. bitmedi de bu imkânsızlığı mümkün hâline getirdiyse zaten çok büyük bir işi başarmıştır. sırf bu yüzden bile dünyanın en mutlu ve başarılı insanı sayılabilir.
fazla denemevari bir başlık olacak ama edebiyatta mektup önemli bir yer tutar. yollanmayıp da içimize yazdığımız mektuplar da birer deneme mahiyetindedir. kimbilir belki çok güzel yazılarla dolar bu başlık. kimbilir belki de çok çabuk suyu çıkartılabilir. zaman herşeyi gösterecek...
2. mazruf diye uzun bir mektup yazdıracak imkansızlıktadır.
3. "seni severek kullandım çarşı iznimi."
ne kadar çok çağrışım. değil mi? evet evet, o çağrışım işte; "bir adam yaratmak." hastane önünde incir ağacı diyen bir de türkü arkada. "fon müzik" niyetine. "her aşk, bir şarkıyla ya da birçok şarkıyla var edilir." derdin, hiç unutmadım bilyorsun değil mi? daha unutmadığım ve unutmadığını bildiğim o kadar çok şey var ki. az önceki cümlenin sonuna "sevgili" yazmayı ne çok isterdim biliyor musun? deme, bunu bildiğini de biliyorum. biz, aslında çok bildiğimizden "biz" olamadık. bunu şimdi şimdi anlıyorum. "bir adam yaratmak" diyeni okuduğum gün, senden çok uzaktaydım. incir ağacı bulsam, belki kendimi asacaktım. intiharı dahi, "acaba o görse ne hisseder?" diye düşündüm yıllarca. bu kadar hayatla ilgiliydi gitme isteğim bile.
bazı şarkıları dinliyorum. etraf eful eful sen kokuyor. korkuyorum. bir yerden, belki çarşı tarafından gelirsin diye. seni görmeye katlanamayacağımı da biliyorum çünkü. ancak, bir mazrufun içinde varsın şimdi. "mazruf" ne demek, onu biliyor musun, ondan emin değilim işte. belki de bu yüzden biz, "biz" olamadık. bana bakma sen, bahane buluyorum işte.
mazrufa, mazruf döşenmek kimin haddine?
4. '' kadına ayrılacak zaman gerçekten yok'' derken adam,yalnızlık kokuyordu.teklif buyrulmadan karşılık alınmayan aşklardan,sana baktığı tapınası gözlerinde erkek,erkekler olan kızlardan bıkmıştı adam.soğuk bir havada iki eli cebinde yürümek kadar kendindeydi halbuki ama yokmuydu geceyi şehrin adı bilinmez bir bekar evinde kapamak ama yokmuydu sabah uyanınca yapmacık hayat oyununa ''nerde kalmıştık'' deyip devam etmek ama yokmuydu 'o' olamamak... zamanla imkansız bir aşkın kaybettirdiği çok şey var diyor insan, bir kadının kazandırdığı çok şeyde olduğu gibi.
^yani anlayacağınız şudur abilerim,ablalarım:kalanı da gideni de belli değil bu oyunun esasında.bazen ne diyorum biliyormusunuz.bazen; keşke sokakta görmezden gelmek kadar kolay olsaydı onu unutmak diyorum,keşke her şeyi destur besmeleyle ıslattığım ağaç kökleri gibi teslimkar bir edayla kabullenseydim diyorum.^
adam tüm bunların üstüne konuşmadı, sustu ; onun en yakınında olup da ona sahip olmaya en uzak kişi olduğundanmıdır,kimbilir? ama birşeyler söyleseydi eğer yakıcı cevabının bile bile; ''gözlerin'' derdi herhalde ''bir yaşama yön verecek gözlerin, ben yokken de böyle anlamlı bakıyor mu ?''
5. yasak sevgiliye mektup olanı da hali hazırda mevcuttur. zira o da imkansızlığın gölgesindedir...
6. her zaman elde kalan ama tüm gerçekleri olduğunca yansatan, kalbin günlüğü....
7. sen hep yazdın. sayfalar dolusu...
anlamadığımı sandıklarını yine, yeniden anlata anlata...bir yangının külünü yeniden yakmaya çabalaya çabalaya...
ben hiç yazmadım. tek bir kelime bile...
anlamadığım hiçbir şey kalmamıştı ki...yangınsa o kadar büyüktü ki, kelimeleri bile tüketmişti, sen farkedemesen de...
her an'ı yok etmeye, her kareyi kazımaya, her sesi, her kokuyu, her görüntüyü bir daha geri gelmemecesine yok etmeye çalışırken bir asır geçti, bir ömür geçti, bir nesil yaratıldı zamanda...
zaman demek bu zamanmış.
artık postacıyı beklemediğini biliyorum. orada o yok ki. hep yaptığın gibi zarfı evirip çeviremeyeceksin, uzun uzun inceleyemeyeceksin isminin nasıl yazıldığını. kağıdın dokusunu hissedemeyeceksin ellerinde. yazıma bakıp tekrarlayamayacaksın aynı sözcükleri...yapabiliyorsan bile ben bilemeyeceğim en azından belki bir süre daha...
sana yazmak borcum kaldı sadece...
diğerlerinin hepsini ödedim...öylesine ödedim ki eminim çok iyi hesap yapan sen, bugün bu şansın olsaydı bana hak verirdin..verir miydin?..yoksa hala alacaklı mı olurdun?...hala direnir miydin?...
yoksa ruhumda bir tek sevinç, bir tek huzurlu ve mutlu an, bir özgür soluk bırakmayana kadar yani ölümüne kadar ister miydin sözüm ona hakkını?..
senden sonra kendime en çok bu soruyu sordum. ilahi adalet de olsa, isyanım tüm varlığımı delip geçse de ben hep insan oldum...öfkem ve acım en nihayet dindiğinde yine kendimi suçladım yok oluşundan...çok mu yürekten dilemiştim..o duymuş muydu?...duymuş da hak mı vermişti de bir anda olup bitmişti herşey?...yine ben mi sorumluydum?...
ama biliyor musun? kovalıyorum bu düşünceleri her geldiklerinde...sen değişmezdin, ben değişmezdim...bu böyle beni yok ederdi...belki de ikimizi birden aynı zamanda...kim bilir?
hala anlayabilmiş değilim...var olan şey güzeldir, her ne ise...ama bittiğinde en güzeli bir hoş seda olarak kalması değil midir?...sedayı var etmek ve hoş haliyle bırakmak bizim insan olma vasfımızın çok mu ötesinde bir kavramdı?...değdi mi keşkelere?...geçen ve senin asla bana geri ödeyemeceğin o zaman borcuna?
düşün oralarda...bir gün ben de oralara geldiğimde, sen eğer bir nebze anlayabilmişsen, belki de oturur yeniden hesaplaşırız...
*
8. sen bir bahçenin içindesin, bir sürü işin gücün var, bende dışarda bir yer de bahçenin tellerinin arasından içeri bakıyorum,gizlice, girmemeliyim biliyorum ama bazen olmuyor işte, bişey var içerde kısık sesle gel diyor, tellerin bacaklarımı kanatacağını, acı vereceğini bile bile bazen o bahçeye giriyorum, korkuyorum, kontrollü olmalıyım, güçlü olmalıyım, belli etmemeliyim heyecanımı, kalp atışlarımı duymamalısın, duymamalılar, olmamam gereken bir yer orası evet ama mutluyum orada, sigarayı bırakıcam deyip de bırakamam gibi, bi daha girmicem oraya diyorum, girmiceksin diyorlar ama giriyorum yine de, her şekilde zorlanıyorum x tahmininden daha zor ve tüm o bahçeyle ilgili bu şeylerin yanında o bahçe bir sabah uyandığımda aslında bir daha asla orda olmayabilir de, sonsuza kadar göremeyebilirim ne seni ne de bahçeyi. ama sen biliyorsun ki bahçenin kapısını açtığında hep orada duran bi velet olacak, merakla içeri bakmaya çalışan, azıcık açacaksın kapıyı kafanı uzatacaksın, o da aradan sızan ışığa bakacak, görebildiklerini kaydedecek küçük beynine, hep gülecek sana çünkü hep mutlu olacak seni gördüğünde, ağladığını goremeyeceksin cok fazla çünkü zaten o beklerken aglıyor olacak, kapının açıldığı o kısa süreyi de ağlayarak geçirmeyecek.o kadar kontrolü var sanırım bu veletin.




ve içine kalbimi koyduğum o kapı bir gün kapandı sonsuza kadar açılmamak üzere.elim kalbimde kapıya bakıyorum bile bile.
9. bağrında bozkırın ayaz yanığına dam açan/ kafa kağıdı veren ey sen; civan-ı akça. ve yine de/ şairin söylediği gibi "ne beyaz tenliyim artık/ ne esmer/ ne de kara"...
[mola yerleri yine, ölü kelebekler] dediydi -daha dün gece, bir can-ı haldaş.. şimdi sen -yani müteredditliğimin/ şu sevdalı ahvalimin/ maşukluğumun, meftunluğumun ve dahi meczupluğumun sebebi olan sen- aynı beşinci sınıf esnaf lokantalarının başka bir coğrafyaya enlem boylam bellenmiş çakıllı bahçelerinde, ölü kelebeklerle yüzleşmektesin. ve sanki -işte şurda yana dönmüş yatan haki renkli kelebek cesedi gibi/ yaşamışsın külünü kor yapıp -dahi bilcümle günahkar kılınmaları göze alıp/ yaşamışsın iki gün iki gece..
et ete çarpışmalar da varmış idi/ bir kelebek ölüsünün geçmişinde..

çehremizde aynı ifade ilen ölebilmek uğruna yaşamakta direnen bizler -ama benimkisi daha bi' ışıltıyla; ne de teğet patikaları yol bellemişiz bilmeden..
oysa işte; netice aynı netice. sarih bir gülümseme.
ve lakin/
takılı kalışımdır/
derin çizikli bir 45'lik gibi/
haticede, haticede.....

yine önündeki fermuarı çekmemişsindir. üstelik o pencere kenarının camına yüzünü yapıştırıp yollara bakayım derken, lüzumsuz bir pozisyonda uykuya yenilip kalakalmışsındır. dalıp sırtını da kaşırsın; kıpkırmızı olur er göünümlü hassas tenin.. üşüyeceksin vakıa.. boynun da tutulacak.
üzülüyorum.......

evde bana kapıyı açanlar vardı.. oldu..
yine de gelesim yok idi bugün.
suratımda talan edilmiş bir pazar yeri sahnesi. kalbimde "uğurlayan" olmanın şu ikinci el ezikliği... artık modası geçti denilen, arkaik bulunan, horlanıp yabanıl sayılan nece hissiyat varsa/
insanüstü kudretle serpiliyor topraklarımda.
düpedüz seviyorum seni, çıt kırılasıya....
10. şimdi senyoksun'luğum/
natamam bir tasvir çabası/
tuzsuz terlemeler/
etimde lüzumsuz hassasiyet..

doğacak olan gün; on beni..!
mucizeler yaratmak istiyorum.
şımarmadan "çok" olmak/ seni yirmi sene, otuz sene sevebilmek erdemine göz dikiyorum.

gölgemin kısa boylu oluşu; şu zemheriden mi; ey..
boyunduruğuna mı geliyor kişilikli adımlarım/ oyuna mı geldim, namağlubiyet hissi neden?

hayatı sevdalı bir esrimeden mülhem sayıp;
hayatı sevdaya kurban vermekten ürküyorum. ürküyorum işte düpedüz.. ne kaypaklık!

çoksesli ediplerin şiir tekkelerinde falakaya yatıra yatıra "insan" ettiği muhayyilemde bir çatırdayış. [keskin mavi ve hışırtılı]...

sevdayı pazarlığa dökmek ihtimalinin korkunçluğu ilen/
geriliyor etim.
çatırtı.
ve sen -ilk günden beri/
çatkapı.
11. ardına bakmazlığına yükleyip her şeyi, götürmeseydin keşke. en azından bir gülüşünü bıraksaydın ya da -keşke- gidişin bir rüya olsaydı, uyansaydım ve sen yine yanımda olsaydın. hani sanki sen hep olacaktın, ben hep gülecektim. sanki sen hep gülecektin, ben hep olacaktım. oysa şimdi?... salkım saçak bir acı ki sorma. hele yokluğunun ertesi sabah körü?.. hele ki tam gittiğini fark ettiğim zaman... İnme dedikleri bu olsa gerek, yüreğimin orta yerinde bir başına kalmışlığın sızısıyla karışık. sonra diğerleri... ama bi gelsen? ah sevgili bir gelsen... ya gülsen?

düşün ki, uykuya salmak için masallar okuduğun bir çocuktum en gecelerde. düşün ki, ömrünce koynunda sakladığın onca güzellikleri sunduğun mecnun! ve sen leyla değil... ve neden sonra sen yalancı, ben yalan... yüzüme çarpmak için mi ardına kadar açmıştın cennet kapılarını? yoksa alaylı gülmüştün de ben mi aldanmıştım tüm gerçeklere inat?

ve şimdi! ellerin saçımda gezinir gibi geceleri, senin boynunda başkasının kolları... hatırladıkça bir kat daha çıldırıyor insan, büyüyünce öğrenirsin! bir anda geçiyor aşkın tüm yüzleri aklından. zalim, mutlu, umutsuz ve aşık. hiçbirinde maşuk yok. ama bi olsa? ah sevgili bir olsa... ya ölsem?
12. biniyorum vapura bugün, köpükleri bir kez daha yakından görmek için, eksiğim... martılar koşuyor arkamdan,bağırıyorlar çığlık çığlığa,nerdesin yankısı kulaklarımda... milyonlarca köpük akıp gidiyor hayatımın geri kalan kısmında...gözlerimi kaldırdım, iki koca direk üzerinden geçenlere! rüzgara karşı direniyor... eminönü boş, üşüyorum... sahilden fazla yürüyemedim, en son sevgilileri kaçırmıştık ya*
titreyen vücuduna son dokunuşlarım, ilk öpüşün hatırımda...
bir fotoğraf bıraktım geriye, unutulmasın diye...
bir entry bıraktım geriye, bakınca ....*
13. sevgilim..

vurgun yiyeceğini bile bile en diptekini merak eden sarsak bir dalgıça benziyordum, adın yok iken de..

ben kendimle bunca iğdiş halindeyken; sen bana biraz daha sarsıntı vermişsin ne çıkar... korkmuyorum, korkmuyorum, korkmuyorum, korkm.......
yalnızlıktan irkilmemek için yüksek sesle söylediğim bir şarkı oldun sen; varsın şarkım top on listelerinin aymaz atonal melodilerinden olmasın da, varsın esi bası bol/ klarneti kontrabası kendinden menkul bir kıyı şarkısı olsun.
çiçek beslemiyorum artık -menekşem ester öldü, zemheri'den midir nedir..-, evdeki adını bile bilmediğim kuşla hiç ilişkim yok.. bilge karasu' nun hayvanlar kitabı kısmındayım.. "bir kuş kanat açabildiği için mi özgürlükle kıyaslıyoruz onu/ yani tüm mesele yerden yüksekliğimiz mi" diyor.. paramparçalanıyorum, darmadağılıyorum.. dünyanın en kaygısız sırçasıyım.. kudretim bir mitolojik kahraman kadar pek ya; sanki istediğim kadar yıkıp dökebilirim kendimi...
sesini kısma, sesini kısma, sesini kısma, sesini kısma.... yok ol istemiyorum.

pencerelerim hep açık şimdi.
varsın üşütsün etimi-.

[varsın kar yağsın/ daha yağsın/ seni ansıtıncaya dek.]
14. senin ağzın ilen benim doğurganlığımın arasında/
bir sobanın evi ısıtmasına yetecek kadar kömür kalorisi,
pijamalarımdaki solgun çiçekler,
bıyıklarındaki kızıl renkler var./
cümbüşün, kümedeki ortak eleman azlığının, km boyu eprimiş git-gel rotasının altından kalkmak;
patikaların hangisine vakıf olmaktan geçiyor bilmiyorum.

mümkünsüz- diye dillendirip durur iken;
hatırladım işte o mülhem dizelerini turgut ağabeyin/
"bütün mümkünlerin kıyısındayım, herşeyi yapabilirim, intikam alabilirim, özür dileyebilirim, yeniden sevebilirim, engelleri aşabilirim, sıfırdan başlayabilirim..."
hatırladım işte/
en lal ve dahi en uysal ahvalim ile..

pijamalarım saten bir gecelik olacak günün birinde.. diş(l)iliğim kabilinde.
dahi; bıyıklarına ak karışacak.. ve bu kadar şımarıkça "ihtiyarladım ya hu" demeye yüzün kalmayacak, nüfus cüzdanının şahitliğiyle..

o zaman da/
en büyük sızı'ntım;
tenimi tırmalayan sakalların mı olacak,
söylesene.........

ne olur güzel bi'şeyler söyle.
15. cümle bildiklerimi, öğrendiklerimi, aşinalıklarımı hiç sayıp/
materyalist tabiat döngüselliğini- müdahil olduğum naylon çemberi- plajda yüzmeyi- dansetmeyi- yüksek sesle attığım kahkahaları- dirimlikli kucaklaşmalarımı- çoğullara bölünmeye dünden biriktirdiğim heveslerimi- bütün mümkünsüzleri- annemi/
herşeyi karanlık bir dehlize sıkıştırıp/ hafızamı yok edip, kendimi ben'likten sıyırıp
evet evet; hepsini hiç sayıp;

uyuyakalmak istiyorum kucağında.

kremimi sen sür. masal oku bir de yoruluncaya dek.
saçıma değen; tek senin güzel parmakların...

uyuyakalmak istiyorum kucağında.

herkesim'siz, hiçbirşeyim'siz...
uzun. ve dahi ömrü unuturcasına.
16. to whom it may concern,

gelmiş, geçmiş ve geçmekte olan hepinize merhaba...bunu yazabilecek cesaretim var ama bu kadar uzun bir yazı yazacağıma herhangi birinize sadece iki, rakamla 2 adet kelimeyi söyleyecek cesareti bulamadım bu kadar sene.. şimdi ebedi yalnızlığımın orta yerinde duruyorum, durmaya devam edeceğim-ki zaten ezelden beri de durmaktayım.

sevmeyi suç olarak tanıdık...yerli filmlerde sevdikleri için öldürülen sevgilileri görünce "demek aşk bu kadar kötü ve ayıp bir şey...bir insanın babasını, kendi çocuğunu öldürtecek kadar kızdırıyor" dedik, o yüzden birisini sevmekten hep uzak durduk...lakin ferman dinlemeyen gönül tabi ki otokontrol de dinlemedi ve hatta yavaş yavaş bunun ayıp olmadığını, filmlerdeki kötülerin sevgililer değil, onları öldüren aileleri olduğunu da öğrendik bu sayede. gönül bu, o saniyeye kadar umursamadığınız, farketmediğiniz, hatta hiç görmediğiniz kişi o saniyeden itibaren gece rüyanız, gündüz hayalinizden gitmez. eminsinizdir ömrünüzün sonuna dek o kişiyle olmak istediğinize. öylece yanyana durmak bile yeter, zaten gözünüzün önünde o'ndan başkası da yoktur. nitekim bende de olmadı.....ama ah o korku, o çekinme, o dil tutulması..."ya reddeder, bir daha da benimle konuşmazsa" hali...belki aşkım bitince önemi de olmazdı ama o anda insan bunu düşünebilir mi? ona olan duygularının biteceğini hayal edebilir mi, o andan itibaren yüzüne bile bakmaması ölümden beter olmaz mı? sırf bu sonuca katlanmamak için sizlere o iki sözü demedim, daha doğrusu diyemedim. mutlu olduğunuz ellere gidince bile gıkımı çıkartamadım. siz eğer mutluysanız ben de mutluydum çünkü.

dediğim gibi..aşkı ayıp belledik zamanında, hepimiz öyleydik ama olmadığını öğrenip de aşkımın peşinden gitmeye başlamam diğerlerimizden biraz daha zaman aldı benim. ama işte şansım azalmıştı, çoğunuzun etrafında kendi aşkı zaten vardı, yanı başındaydı. birini ne kadar sevsem de onu zaten mevcut olan sevdiğinden ayırmak bana yalışmazdı....ayrıca o sevdiğim, onunla mutluysa, onu seviyorsa onu beni sevmeye zorlayamazdım. sevgime ihanet etmiş olurdum...ben de bekledim. hayır ayrılmanızı falan değil. sizin üzüntünüzden nasıl yararlanabilirdim. bu sevmek olmazdı ki. seviyorsam eğer, üzüntünüz de benim üzüntüm olacaktı. o kişiydi sevdiğiniz, ayrılmanızı istemezdim. siz ayrılırsanız bu benim için sevgimi söyleme fırsatı değil sadece başına gelen için üzülmem olurdu. buna fırsat diyorsam zaten sevmiyor olmam gerekirdi... beklediğim aşkımın bitmesiydi......bu ise daha fazla üzülmemem için. bencillik etmeyeceğim diye kendimi de düşünmemek doğal olarak olmaz. bir süre sonra bitti de zaten. zaman bu, geçip gidiyor ve o zaman içinde geçmiş zamanı hatırlayıp gülüp geçmeye başlıyorsunuz. ama o önlenemez gönül döngüsü tekrar başlıyor sonra. biriniz gidiyorsunuz, başkası geliyor...ardından aynı döngü tekrar başlıyor. içte kaynayan kurtlar, "bu sefer kesin söylüyorum" diye kendi kendime yaptığım telkinler, günün sonunda kendi kendimi yemeler, biriyle samimi görünce "acaba" diye korku içinde dolan gözler.....ve yine unutmaya çalışma, aynı tavrı koruyarak eskisi gibi konuşabilmeye çalışma akabinde unutma ve.....tekrar tekrar aynı film.

dediğim gibi..aşkı ayıp belledik zamanında, ve bu malesef bazılarımız için hala geçerli. kiminizin ailesi vardı böyle düşünen. belki o yerli film ana-babaları gibi menfaat için olmasa da endişe ettikleri için öyle davranmak zorunda olan. zira her aşığım diyen aşık mı...değil. böyleleri de var ve böyleleri aşkı korku kaynağı haline getiren. söylemek istediğimde bu korkumun çekincemin yanında başka korkularım da geldi. kimi kısmı kendim, kimi kısmı sizin için. ailenizden korktum, çevrenizden korktum. bizi kopartmalarından ikimize de zarar vermelerinden korktum. tanımıyordum ailelerinizi ama tanımadığından insan daha da çok korkuyor. ve yine söyleyemedim. bu sefer sana veya bana zarar gelmesinden korktuğumdan. daha cesur birileri oldu benden tabi....ve siz de buldunuz birbirinizi, aileleriniz o kadar sert çıkmadı, yahut gizleyebildiniz, bir şekilde ikna edebildiniz. ve bana yine sizin için sevinmek, iyi dileklerimi sessizce göğe ileterek unutmaya çalışmak düştü.

zaman geçiyor...eski yerli filmlere inanan pek kalmadı, ama ordaki aşk kavramı da kalmadı. ben birçoğunuzu çok ciddiye aldım bu kadar zaman. ama artık insanlara sahilde çay içmek, duvarlara kalp içinde isim yazmak, salıncakta sallanmak yetmiyordu. insanlar iki gün gezip tozup sonra el sallayıp başkasını bulabiliyorlardı. kendilerini bir süreliğine hoş tutabilmek yetiyordu. insanlar sevemiyor ama seviyormuş gibi yapıyorlardı...bir yandan da geç başlayan gönül hayatım yüzünden belki, adapte olamadım. üzüldüğünü zannettiğim ama zerre üzülmeyenleri gördüm. hayret ettim ama kabullendim de..hayat bu, olanı olduğu gibi kabul etmeli. değiştirmesi bizi aşar.

bir yandan değişen koşullar, bir yandan da döne döne yaşanan başarısızlıklar, sıkıntılar, üzüntüler. rutine binmiş bir sevme, umudu kaybetme, unutma ve yeniden başlama döngüsü. içinizden itiraf edebilme cesaretini bulduğum çok azınızdan aldığım red cevapları...atlamak olur mu. üstte yazan her şey aynen bunlar için de geçerli, daha da katmerlisi. sizleri daha çok yorma niyetim yok...ne de olsa imkansız aşkım oldunuz bir an hepiniz...hatırınız, hatıranız var. (müsterih olun aynı anda sevmedim hiçbirinizi, aldatmadım, aldatmayı hiç sevmem) bütün bu döngü senelerdir sürdü ve sonuçta...artık sevemiyorum, otokontrol dinlemeyen gönül artık boş kala kala artık alıştı hayatına. döngülerin verdiği acı, alışmışlıkla azaldı. şimdi artık içimden "ne de olsa söyleyemem", "ne de olsa reddeder" diye bir gizli kod giriyor...daha doğrusu giriyordu, ama gerek kalmadı. artık sevemiyorum kimseyi, nadiren o gönül telini çekebilenleriniz olmuyor değil ama ne kadar sevsem de bu çekingenliğim, bu korkaklığım, bu bir anda adeta lal olan dilim tutuyor, yine olmuyor. ve fakat eninde sonunda artık o eski döngü daha az canımı yakıyor nisbeten.

evet imkansız aşklarım....geçmiş ve gelecek olanlar, hani hepiniz. işte tercüme-i halim budur, biliyorsunuz ki cesaret edemedim ve artık gerek de kalmadı. hiçbirinizi artık rahatsız etmeyeceğim, kendim de olmayacağım. tüm aşklar artık bana imkansız çünkü. verdiğim geçici rahatsızlıktan ve klişe ifadelerden oluşan üslubumdan dolayı özür diler, hepinize kucak dolusu selam ederim.

u.t.
17. diline pelesenk edersen "imkansız diye bir şey yoktur !" sözcüklerini, birileri, belki de kader ya da tekerrürden vazgeçmeyen zaman duyuverir de dersini vermeye kalkar demiştim sana...
demez olaydım... ben ne her zaman, ne o zaman, ne de bundan böyle vazgeçmeyeceğim olmadığını ispat etmek çabasından.
ama sen ? ilk çoşkunun dinginliğinde, herşeye rağmen, sığınıverdin bu belki de en güvenli limana...
korku muydu?, kıyamamak mıydı?, göze alamamak mıydı?, yoksa adını bugün bile koyamadığım tarifesiz uçuşların tezahürü mü?
hiç hesaplamadın mı?, hiç düşünmedin mi?, hiç hissetmedin mi? yoksa hepsini yapıp umursamadın mı nelere mal olacağını? ama yok, sen hiç hesabı ödemeden kalkmadın ki !...
farkımız ne idi biliyor musun? ben son kuruşuma kadar harcamıştım...sonrasında hep aç, susuz dolandım durdum...
zaman alıştırdı...zaman dindirdi...ve sandım ki yok da etti...
meğerse ne yanılgıymış...imkansızı kabullenen de, reddeden de bunca zaman hep acaba diğeri mi doğruydu demiş...hiçbir şeyi yitirmeden...hiçbir şeyi yok etmeden...sinsice, en derinlerde, hiçbir şeyin bozmasına izin vermeden saklamış durmuşlar her demini...
haklı değil miymişim? imkansız denileni bile hiçliklere rağmen yaşatabilmek mümkünse imkansız imkansız mıdır hala?
artık cevabını arama...bulursan da bana söyleme...ben hala aynı saflardayım...
belki bir gün sen de yanımda yer alırsın...o zamana kadar ruhumun bulduğu huzur beni nasılsa ayakta tutmaya yeter...
18. sokakta kedileri eziyorlar. bana yazmıştı biri, sarı saman kağıdı bir mektupta. aynı mektup muydu, başkası mıydı, hatırlamıyorum; "kalmak katlanmaktır." yazmıştı bir de. şimdi, ben sana mektup yazıyorum. ilk cümleye tırnak işareti koyup, ikincisine koymamın bir anlamı olmalı, değil mi? peki, senden hiç olmazsa bunu anlamanı beklesem? çok mu şey bu istediğim? dedim ya, sokakta kedileri eziyorlar işte.
benim kağıdım sarı saman değil, siyah bir yer. leyl. leylî.. biliyor musun, leylâ, gece'den geliyor. karalıktan. adı da kays'mış mecnûn diye bildiğimizin. arapçada delirmiş anlamında ona "mecnûn" demişler. geceden gözleri kamaşan bir deli, bu bahsettiğimiz. sen geceye yaraşırdın. sen, gündüze de yaraşırdın. yazarken elim sürçtü, gündüz diyecekken az kalsın güz diyecektim. sen, güze de yakışırdın. sokakta kedileri eziyorlar.
otobüste, bugün, güneş vardı sağ taraftan vuran. istanbul'dayım ya artık, mevsimleri de buradan ibaret sanıyorum. hep bir yanılgı, hep bir körlük işte. dinlediğim şarkılar için "bokunu çıkarıyorsun." demiştin ya, ben de sana anteplilerin bir sözünü söylemiştim, "ölüye ne kadar su dökersen o kadar boku çıkar." diye. işte önüm arkam sağım solum ceset. saklanmayanlar, bok kokuyor.
otobüs demiştim, yanımda bir adam oturuyordu. güneş ona daha çok vuruyordu. sırf bunun için bile kıskandım onu. bunu hissettikten hemen sonra utandım. tomris'in tanışmalar'ı vardı elimde, adam kaçamak bakışlarla kitabı süzüyordu. utancımı hissettiğimi hissetmiş gibi, ilk durakta indi. güneş tarafına geçtim. seni benzettim yan arabada görünen bir kıza. kısa süreli bir baygınlık hissi. nefes kesilmesi, hızla atan sine. anlaşılmaz bir vücut dengesizliği. yavaş akan kana hasıl olan hareket.
imkan derken, hep aynı yerden geliyor o dizeler. "bütün mümkünlerin kıyısında." demiş ya, turgut uyar (buraya koyduğum tırnağı anladın mı? anla, n'olur.) işte sen, mümkünsüzlüğün kıyısındasın. giderken, ele bir dal bile tutuşturmayan uçurum gibi. aşk, uçurum sevdası mıydı? artık aşık değil, kırığım. aynı duyguyu aramakla geçiyor günler.
o günlerin hepsinde (dışarı az çıkıyorum.) sokakta kedileri eziyorlar. tırnak koymamaktan usanmıyorum. "son iki buluşmadır girmiyorsun koluma./ve son birkaç milyon yıldır tutmuyorsun ellerimi./ben sırf, bu yüzden ezilebilirim." diş de, tırnak da, mendil de kanıyor işte. işte;
sokakta kediler. eziliyorlar.

,
19. soba sıcağı, ayazkent karı, ezan sesi, bağlama melodisi..
sevdaya battım.
dört gün. üç gece...

"memleket" diye ıstanbul'a ünlemek ne garip.
oysa benim geleneğim/
erişte kesen kadınların basma entarilerine bulaşan bir dirhem dölden geliyor.
tepeden tırnağa metropol suyu ilen serpilen ben/
müsaade verdim damarlarıma yürüyen bozkıra,
kıvançla.

denizi olmayan kentlerde mutlu ettin sen beni.
sen/
çillerinden mütevvellit, hala üç otuz çocukluk taşıyan ve ağzında tütünün, yaseminin, soğanın, tuzun, ısının rahiyaları birbirine karışan....

evet ki, oysa yasemin adında bir sevgilin olmamış senin.. evet ki, gelecek günleri kül etmiş, geçmişi kutlu ve meşru kılmak için elinin ilk parmaklarına yakılmış kınalar. ve yaseminin bir sap kokusu, kınasını silktiğin parmaklarınla kulaklarımdan gerdanıma doğru kaydırdığın....

bu sene aldığın pabuçları, yirmi mevsim sonra inatla giyer iken/
ayak başparmağının -evet, isyan- diye diye botunu yırtmasını görenin olmak istiyorum.
[yangından arta kalan bir şey/
yangından arta kalan gerçek şey/
-ey-
çoğalt beni.]

uykulu gözlerimle otogardan denize nazır bir sigara yakıyorum. -sen yok'sun ve ben bu 'sokakta sigara yakma hürriyeti'nden hoşlanmıyorum, yine de denize nazır işte, yakıyorum, bir sigara yakıyorum/ dudaklarıma yapışıyor izmarit kurusu. daha dün dudaklarıma yapışanları düşünüyorum, "heyhat" çekiyorum delikanlı dilimle.. yakışmıyor bana, biliyorum.. işte "yine de" yapıyorum.

kalorifer soğuğu, konstantinapolis'in düzenbaz- hayta- yalancı güneşi, arabaların kentçe sesi, modern folk melodisi..
annem, çürüyen menekşemin yanına yenisini ekmiş.
"ester çiçeklenmiş anne" diyorum..
"sana sürpriz yaptım, aslında ester hayata döndü diye kandıracaktım seni ama kıyamadım, kimbilir belki yalnızlıktan sıkılmıştır" diye yanıtlıyor..
kimbilir...
ben de yalnızlıktan sıkılıp çürür müyüm sevgilim, ne dersin?
ama yok; yok işte,
saksımda mor çiçekler yeniden..
(kaysın, kaysın elinden. )

yaşamak böyle kodlanmış herhalde.. onbilmemkaç yıllık anonim türküler bile bu çeşit bir vaveyla tutturmuş.
-hem ağlarım, hem giderim-
gittim işte,
lakin; ergenliğinden erginliğine dek bakadurduğun/ sepya baskılı sıvası eprimiş oda tavanına çaktım gözlerimi gider iken..
sevdanın tavanına göz bıraktım. küskün mührünü kırdım, hayata doğru kanattım.

aşktan paçayı kurtarmak gelmiyor içimden/
ama âma, ama ışık zaiyatıyla........
sevdaya battım, adımı yasemin taktım-.
hayat!
duru tut beni.

20. [durdun öyle karşımda mahzun/ bana çok uzaklardan baktın/ her bahar erguvanlar içinde yaşardık/ bu bahar erguvan görmedik/ desem yeri...]

şimdi işte, ne desem yeri/ hangi şarkıya gitsem yeri/ kime gitsem "evde yoklar"..
suyu da geçemedik biz işte. kimseler afet sanmasın bizi. afet gibi sarsamadık ki kendimizden gayrı hiçbir sureti.. oysa "terliklerimle gelsem sana" diyen şarkıları dinler iken "ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum" diyen şairleri okumuştuk birlikte en son.
sahi/
biz en son ne yapmıştık, bir otobüs durağının kara kuru gürültüsü altında........?
etkilendiğimiz roman pasajlarından ilüstürasyon...


adam; kadının yüzünü uzun parmaklarıyla kavramaktadır, her an çözülesi bir sıkılık ile..
"özlüyorum seni"
kadın -belki de genç kız demeli- gözyaşını bu vedalaşışa yakıştıramayarak dudaklarını ısırmaktadır...
"ben de.. ben de çok özlüyorum."
ne çok yakışırmış halbuki, o bozkıra o ana o otogara gözyaşı.

ben kuru, tuzum nem.
[dirilen bir işci olmalıyım. Öyle olmalıyım ta eskiden
(ağlayarak) anlamlıydım olmalıyım anlıyarak]

havanın gazı sözün hezarfenlik adetine karışıyor; söz havalara...
kala kala bir avuç satır, canpare zarflarda ölü mazruflar, muhayyileye mıh gibi dizeler, çarçabuk kazınan an'lar an'lar....
hürüz işte. ve ne kadar gülüncüz böyle..
kıyıda yürüyüş yaparken denize düştüm anne, üstüm başım tuz buz..

[beni mi adasalar iyi olan beni
diledikleri yerine gelsin diye kurban
çünkü hep budanmışım gibi]

budandım. üç dal kurumuş papatyayı -ben ahmak, ıslak ahşaptan kutuya saklamışım. ah benim "biriktirmek" alışkanlıklarından yoksun yanım.

beni mi adasalar/ iyi olan beni..
bunu iddia edebilirim, yapabilirim.
iyiyim ben iyi, iyi.....
sıcaklık; ah. sana ancak şimdi kurban ederim kendimi.
yarın yok.

çünkü bitişmek için; nedendir hep vazgeçmeler listesi.. beklentiler, balyoz saplı törpüler, ketenpereye getirilmiş "başka"laştırmak revizyonu... seni seviyorum ve hiçbir şey değişmiyor işte. orası bir adam. burası da bir kadın. dünya aynı dünya, "ne çok acı var".
ben denize düştüm anne. kızma çamura battım diye. ben batmışım çok mu..

haksa hukuksa mesele;
evet ki sen en başından beri
-ta adem'den beri haklı idin.
benimkisi masala kapılıp yeldeğirmenlerine "ben dulcinea'yım" demekti..
sen haklıydın.
ölü kadınlarından herhangi biri oldum şimdi.. işte şimdi.

"ne kadar imkansızız"..
sahi.
21. imkansız olduğu için seviyorum seni.. zaman zaman boğulduğumu hissediyorum..seni arıyorum yoksun.. eğer orda olsaydın, her aradığımda seni bulsaydım bıraktığım yerde, yine bu kadar çok sever miydim bilmiyorum..
22. İmkansiz aŞk

falcı kadın yalan söylüyor yalan
bizi birbirimiz için yaratmış tanrımız
nasıl mümkün değilse
yıldızları toplamak gökyüzünden
Öylesine imkansız bir şey aşkımız

kurudu gölgesinde oturduğumuz ağaçlar
bahçelerde sevdiğin çiçekler kalmadı
sadece hatıralarda ebedi olan
vazgeçemediğimiz, unutamadığımız
onlar bile bize yar olmadı

unut benden kalan ne varsa
unutmak tesellidir yalnızlığın
güneşi bir kadeh şarap gibi içip
delicesine sarhoş olmak
en güzel tarafı imkansızlığın

Ümitlerimiz fırtınalı denizler ortasında
bir hurda teknedir şimdi
dalgalar dünden daha zalim
rüzgar daha hoyrat
ne bulut var ufuklarda ne gemi

mevsimler toz pembe değil
gündüzler gecedir, geceler zindan
güneşin doğmasını beklemek boşuna
boşuna artık medet ummak
taş kalpli zamandan

İnan ki! kırılmış bir ayna gibi
paramparça, kırık dökük aşkımız
Çaresizliğin, ümitsizliğin türküsü
türkülerin en içlisi, en hüzünlüsü
büyük aşkımız

Ümİt yaŞar oĞuzcan
23. "hiç bir dağ bir özlemi gömebileceğiniz kadar büyük değildir..."



iyi kalpli yalnız bir adam, bir gün bir koza bulur.kozanın içinde küçük bir tırtıl vardır. adam çok sever tırtılı, onunla tüm yalnızlığını, tüm sevgisini paylaşır.

gel zaman git zaman tırtıl büyür, güzel bir kelebek olur. adam kelebeğine hayran bırakamaz bir türlü. aslında kelebeğin de aklında dağlar, kırlar, çiçekler vardır ama kıyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalnız bırakamaz onu. Üç günlük ömrünü sevildiği ve sevdiği yerde geçirmeye hazırdır...
ama adam bilir ki sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir...

kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına, çiçeklerine doğru. kelebek mutlu olmasına mutludur ama hiç bir meltem, hiç bir çiçek yaprağı adamın avuçlarının sıcaklığını andırmaz...aklında adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce...

adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğa. kelebekse hala konacak sıcak bir avuç aramaktadır...

böylece kelebek şunu anlar: bazen ait olduğumuz yer orasıdır;sıcak bir avuçtur biliriz.ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir!!!
böylece adam şunu anlar: hiçbir sevdayı yalnızca sevgiyle yaşatamazsın...

o günden sonra kelebek adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar, ama gücü tükenene dek, arayıp bulamayınca anlarki; "hiç bir dağ bir özlemi gömebileceğiniz kadar büyük değildir."

*
24. kargalar her yerdeydi o gün.acı her yerde.

oysa ben mantığıma kurban giden bir aşkı daha kutlamanın arefesindeydim.'benlik' bahçesine tam olma tohumları ekmişim de meğer; fena halde canım yanmış.
bu kez değil...kartalların yalnız uçması umrumda değil... çünkü an geçmez olmuş buralarda ya da çoktan çekip gitmişte ipin ucunu bulan yok.

herşeye rağmen bahar davet beklemeden gelirdi insan yüreklerine.havada uçuşan kelebekleri kayıt altına almaya yakışmasa da yazı yazmak binlerce yıldır firzan yollarını değerli kılmaya devam ediyordu ''minel aşk''...
halbuki dar sokaklarda ayaküstü karşılaşmaların verdiği bıçak yaralarım vardı benim.

^^ tüm yaşanılanlara rağmen bir aşka mektup yazmak için imkansız olması gerekmez diyordu adam.umut yeşertiyordu çöplüğün içinde işte.
bir erkeği idare etmek dünyayı yönetmeye benzer derdi ve eklerdi kadın.hem onun etrafında fır dönmelisin hem de kendi etrafında....^^

tutmasını bilene her yer bir söz vaadediyor halbuki.heryer karanlık da daha önceden kodlanmış bir çift yüz acı olarak aydınlanıyor kalabalıkta...

eskisi gibi,
tenin gül koksun
bense deniz
gül...
...deniz
25. sokakta görsem tanıyamayacağım çiçeklerin ismi ağzımda.

döndürüp döndürüp seyrettiğim bir video önümde.

ezberlediğimin farkında olmadığım dizeler...
ah.

-yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka/ sonuçları bir bir gözden geçiriyorum-

evde kimseler yok. biz de buna hürriyet deriz. ne de densiziz.
ben üç nokta'cıyımdır aslında.. bilirsiniz hepiniz. baksanıza, ne kadar nokta koyar oldum. bu, bir çeşit kendini ikna çabası mıdır/ bu bir çeşit, çürük meyvaları atmamak için kaynatıp reçel yapmak uğraşısı mıdır?

"eve gitmek istemiyorum"

bu gece hiçbir yere gitmek istemiyorum. hiçbir yerden gelmek istemiyorum.

bakıyorum da; ne güzel bir kızmışım ben yanında.. bakıyorum; kendimi çok beğeniyorum orda.

delirip bir yere kaldırdığım füruğ'un sahifelerini arıyorum, deliriyorum, yine de bulamıyorum.
insan; en sevdiği kitaplarını neden hep en önce kaybediyor/ kaptırıyor baba..? geniş bir göğüse uzanmayı bu kadar seviyor oluşumun sebebini de açıklayabilir misin bununla birlikte..?
en sevdiğim çocukluk fotoğrafım avucumda. ölüdeniz'de/ o deniz yatağının üzerinde ikimiz yan yana.. ben üç yaş güleçliğimle bağrına küçük sarışın başımı yasladığımda..

"sarayların sahibi kim kaldı.." diyor dönen plaktaki ses. -ben bilemiyorum, n'olur sormayın birşey. filistin askısına asın da, yine sormayın. gözlerim mi büyüyor, suretim mi ufalıyor; nedense, çehremin yarısını kaplar oldu göz bebeklerim. onları bir yere sığdırıp uyumam mümkün olmuyor. hem, yorulmuş idim.. sıkılmış idim.. yağmuru başıma böğrüme başıma böğrüme yeyip/ çulsuz çaputsuz bir sokak köpeğine dönmüş idim.. seyahatte uyuyakalmış idim hatta..

sanrıların dolaşıyor odamda.
yatağımda oturan kamburun, yastığımda iz bırakan sırtın, en son sen giydin diye/ yıkanmasını önlemek için bir daha giymediğim eşofmanlar..
ziyanlıktan başka bir ederi olmayan iletişme biçimlerimize henüz başlamış ikenki "yalnız kaldım :(" diyen halin..
öpesim varken, el sallamak hususundaki inatçı çekingenliğim...
sanrıların, sanrıların..
sağ el baş parmağın.
iskele kenarında iskelete dönüşlerim sonra.
"sonrası kalır".

gördüm ki; içi geçmiş yekliklerden bana -işaret parmağıma- sarı bir leke kalmış. iki buçuk yıldır sigara içen ben için; bu leke, biraz fazla erken değil mi sence de..? biliyorsun ben süslüyümdür ama o kadar da aldırmam pejmürdeliğe.. derdim; görüntüsü değil. derdim -esas mesele- en kadirşinas yarenimin, kendini böyle bağıra bağıra ellerimde var'etmiş olması..

babama durup durup öfekelendim bu gece.
babamın bıyıklarına, geniş bağrına, ensemden tutan abanmalarına.. ben yetişkin'leştikçe az'almasına..

farkettim de; yaş dönümüm el ediyor bana. benim her yeni yaşım, hep baharları çağırarak gelirdi hatırlıyor musun. senin uğurlayacağın bir yaza merhaba der idi benim yeni yaşım. şimdi ağır aksak zemheri sonu, bahar çağrısı, yirmidördümün ilk günleri, ilkyaz, tam yaz; ve fakat hala ayaz.

-hatırla ikrar etmeye şayan- bir hasıla olup da/
öylece kalabilmek adına/
durduruyorum bahar bayramını/
vakitler geçer;
şimdi artık "eski" olunca/
çoraklığımız sulanır sellenir serpelenir ansıdıkça.

bozkır'ın avare kirinin bulaştığı cepkenli eldivenlerimi giysem;
uyuyabilir miyim sence de..?

yarın; dostlarım yürüyecek damarlarıma. şükürler olsun.


»
Alakalı olabilir!
- imkansiz ask yoktur
- imkansiz ask
- imkansiz kelimeler
- imkansiz ask siiri
- imkansizi duslemek

nedir.Net