korkulmayi saygi duyulmak ile karistirmak
1. bize mi has, yoksa dünyaya da teşmili de söz konusu mudur bilemediğim, ancak biz türkler arasında kayda değer bir benimseyiş arz ettiği ne yazık ki yadsınamayacak olan sanrıdır.

kimsenin kutsal değerlerine hakaret değil niyetim, bunun sebebi o değerlerden bazılarının benim için de kutsal olması da değil elbette; ama şuna değinmeden de duramayacağım:

bu sanrıya gerekçe teşkil edebilecek maddelere ilişkin sıralamada, atalardan yadigar fetih kültürü ile ülkede çoğunluğun* dininde yer verilen korku motifinin önemli bir yeri olsa gerek.

şüphesiz ki, osmanlı imparatorluğunun genişlemeye, alan hakimiyetine verdiği önem ilme, fenne, sanata, carta, curta verdiği ehemmiyetin önünde şekillenmiştir çoğu zaman. bir başka milletin bizim için "anneciğim türkler geliyor" ifadesini kullanması onlar için bir aşağılama vurgusuyken bizim için kıvanç vesilesi olmuştur çağlar boyunca.

ilk dini eğitimin "allah baba çarpar" olduğu bir ülkenin yurtdaşları, yine ve ne yazik ki korkuyu, tehditi bir yönetim, idare, dikkate alınma, saygı duyulma enstrümanı olarak kabullenirler.

türklüğün korkulması gerektiğine işaret eden söylemler, sanılanın aksine, muhataplarında korkudan önce acıma, aşağılama ya da frenk dillerindeki karşılığıyla "sempati" hissiyatı uyandırırlar.
2. genelde öğretmenlerin çok düştüğü bir yanılgı.
3. "kaçın türkler geliyor" * sloganıyla gurur duyma, hatta tahrik olma durumudur. italyanlar'ın çocuklarını korkutmak için söyledikleri bu söz ile biz türkler çok övünürüz.
4. öncelikle bir tdk'ya uzanıyoruz, ama çok da fazla yatmıyoruz, ve iki terimin anlamlarına bir göz atıyoruz. şöyle ki;

korkmak: ürkmek, dehşete kapılmak. (aynı zamanda saygı duymak anlamı var, ama bu saygı duymak korkarak gerçekleştirildiği için yine korkmak başlığı altında incelenmesi mantıklı olacak)

saygı duymak: değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmak.

evet dikkatli baktığımız ve bazı çok küçük detayları önemsemediğimiz zaman farkediyoruz ki, bu iki kavram aslında gayet de alakasız. ve fakat, ülkemizde daha da fazla görülmek suretiyle bu durum kavram eşitliğine doğru yol almakta. bunun sorumlusu toplumun geneli evet, fakat başımızdaki büyükbaşların* buna zemin hazırlayarak ve imam-cemaat ilişkisindeki imam rolünü üstlenerek çanak tutmakta oldukları da bir gerçek.

iran'da bir 'molla' kendisinin mizahi bir yansıması olan bir karikatürü çerçeveletip evine asabiliyor ve bunun 'onur kırıcı' bir şey olduğunu düşünmüyor. üstelik de, iran gibi kimi kaynaklarca gelişmemiş ülke statüsüne dahil edilen bir ülkede. karikatüristi tebrik ediyor, bunu medyanın önünde yapıyor tabii. herhangi bir tazminat davasını geçtim, en ufak bir kırıcı söz bile yok. karikatüristlerin saygılarını ve sevgilerini kazanıyor ufacık bir jestle. kişi kendinden bilir işi demiyor, görüş açısını ve çerçevesini değiştirebiliyor.

duruyoruz burada, ülkemize dönüyoruz. hakaret algılamalar, tazminat davaları, kıyametler kopuyor. bir kişinin tepki verme süresi üzerindeki baskının süresiyle doğru orantılıdır ya hani, ve hatta önemli olan suyun şiddeti değil devamlılığıdır. üst üste baskılar geliyor, yıldırılmaya çalışıyor birileri. yılmıyorlar belki, ama baskı devam ediyor. yürekli olanlar baskıyı kendi lehlerine kullanıyorlar ve daha da güçlenerek çıkıyorlar bunun altından. ama genel olarak bu tür bir cesaret ve basiret gösteremeyenlerden oluşuyor toplumumuz. bu düşünce ve eylem yapısına sahip kişilerde görülen boşverme ve görmezlikten gelme özellikleri had safhaya çıkıyor. ve sonunda yaltaklanma ve göstermelik saygı duyma durumu oluşuyor. öyle ki, korku ve baskı yaratan unsurun yok olması, yahut da belli bir derecede zayıflaması sonucu göstermelik saygıda havaya gidiyor. ve ülkemiz için konuşursak genel olarak seçimlerde bu durum ortaya çıkıyor. her seçim sonrası rüzgarda yön değiştiriyor genel düşünce.


bir diğer konu da şudur ki, en beğenilen-en çok izlenen demeliydim belki de- televizyon dizisinin bir mafya dizisi olduğu bir ülkede bu düşünce yapısı normal gibi gözüküyor. tepki çekecek yine, ama yine de yazmaya devam. nerede kalmıştık, efendim bu mafya dizisindeki ana tema üstünlük kurmak, bir başkasının işlerini bozarak çıkarına ortak olma, yahut tamamen ele geçirme üzerine kurulu. yani, korku yoluyla belirgin ama uçucu bir saygınlık kazanmak.

eh, ortaokul ve lise çağındaki öğrencilerin de genel konuşmalarında bu dizi en önemli konu olarak en üst sıraya oturuyor. böylece izlemeyenin de izlemesi gerekiyor bir nevi; hani gerekmiyor da, böyle hissediyor bünye sanırım. ve hani çok sevilen bir şeyi sevmediğini söylemek çıkıntılık olacağından ve tepki göreceğinden kelli doğrularını dizinin verdiği temayla değiştiriyor akıl ve onları uygulamaya başlıyor. ve sonu kabadayılığa giden bir nevi güç gösterisine doğru gidiyor. öyle ki, ortaokul ve liselerde bu iş sınıflar veya kişiler arası hiyerarşiye kadar dayanıyor. kimi okullarda haraçlar toplanıyor, kimi okullarda reisler oluşuyor. ve bu durum üniversite yıllarında da hakimiyet kuruyor. güçlü olan kazanır mantığına göre hareket eden kişiler, saygınlığın güçle alakası olmadığını çok geç kavrıyor, belki de kavrayamıyor.

sonunda egoları boylarının iki katı olmuş kişiler yetişiyor. saygın birine değil de, güce ve akabinde de korkuya saygı duymayı genç yaşta öğrendiklerinden kelli zor değişiyorlar, değişemiyorlar; ve fakat ülkemiz giderek değişiyor, düzelmemecesine.
5. benim babamın daimi olarak yaptığı eylem. bir gün bu yaptıklarını ödeyecek o ayrı tabi.
edit: pai mei ile çalışıyorum şu anda, ayrıca okinawadan katanamı da aldım, liste de hazır. evet... korkmakta haklılar. i am gonna kill bill
6. mafya avuntusudur. "bunlar hep beni sever" sanırlar oysa arkalarından analarını kalaylarlar yaptıklarına binağen... ha işin aptallığı zaten mafya kelimesinde saklı.
7. oranı tutturulduğu vakit, tadından yenmez.
Alakalı olabilir!
- korkudan altina kacirmak
- korkma dunyali ben dostum
- korkma isirmaz
- korkutma ve sonuclari
- korku filmi kliseleri

nedir.Net