memleketimden insan manzaralari
1. geçen yıl devlet tiyatrolarında gösterilmişti. bu yıl da gösterilir mi bilmem. ama izlemek gerektiğini bilirim.
2. at bokundan süpüge tohumlarının ayıklanıp yenildiğini bircok insanın aclıktan kıvranırken bir kısım insanların nasıl rahat içinde yasadığını bir tren yolculuğunda anlatan ünlü nazım hikmet destanı
3. megavizyondaki ingilizce kitapların arasında gezerken aniden karşıma çıkan, böylece türkçesinden önce ingilizcesini okumanın kısmet olduğu,nazım hikmet ran başyapıtı
4. bu sene ankara sanat tiyatrosu'nda oynayan (hala oynuyor mu bilmiyorum) rutkay aziz, hakan salınmış, cengiz sezgin gibi oyuncuları bünyesinde barındıran, hüzünlendiren oyun.
özelikle karısının ameliyattan çıkmasını bekleyen karakter çok etkileyicidir (cengiz sezgin-dümelli sanırım). hem nazım hikmet'in anlatımı hem de oyuncu kalitesinden olsa gerek.
diğer oyuncular için:
(bkz: erol demiröz)
(bkz: mehmet akay)
(bkz: ekin öner)
(bkz: aylin saraç)
(bkz: ebru saçar)
(bkz: melih yetkin)
(bkz: nesimi kaygusuz)
5. i
atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,
atlantiğin dibinde
dirseğime dayanmış.
bakıyorum yukarıya:
bir denizaltı gemisi görüyorum,
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,
yüzüyor elli metre derinde,
balık gibi, efendim,
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.
orası camgöbeği aydınlık.
orda, efendim,
orda yeşil, yeşil,
orda ışıl ışıl,
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.
orda, ey demir çarıklı ruhum,
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,
orda bir hamam tasının mahrem şehveti,
mahrem şehveti efendim,
gümüş kuşlu bir hamam tasının
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.
orda rengarenk otları, köksüz ağaçları
kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,
orda hayat, tuz, iyot,
orda başlangıcımız, hacıbaba,
orda başlangıcımız
ve orda hain, çelik ve sinsi
bir denizaltı gemisi.
400 metroya kadar sızıyor ışık.
sonra alabildiğine derin
alabildiğine derin karanlık.
yanlız ara sıra
acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde
ışık saçarak.
sonra onlar da yok.
artık dibe kadar inen
kat kat kalın sular kati ve mutlak
ve en dipte ben.
ben, upuzun yatıyorum, hacıbaba,
upuzun yatıyorum dibinde atlantiğin
dirseğime dayanmış,
bakıyorum yukarlara.
avrupa amerika' dan atlantiğin yüzünde ayrıdır
dibinde değil.
gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.
omurgalarının altını görüyorum,
omurgalarının altını.
dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.
dümenleri ne tuhaf suyun içinde
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.
köpekbalıkları geçti gemilerin altından,
karınlarını gördüm
ağızları da orda.
gemiler şaşırdılar birdenbire,
herhalde köpekbalıklarından değil.
denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim
bir torpil.
gemilerin dümenlerine baktım:
telaşlı ve korkaktılar.
gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini
karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.
gazgemileri düşmana ateş açarak
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak
batmaya başladılar.
mazot, gaz, benzin,
tutuştu yüzü denizin.
bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,
yağlı ve yapışkan
bir alev deryası efendim.
kıpkızıl, gömgök, kapkara,
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.
ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.
köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.
gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
lunatik.
geçti kargaşalığı,
girdi deniz dünyasının cennetine.
fakat durmadan iniyor.
kayboldu ıslak karanlıkta.
artık baskıya dayanamaz, parçalanır.
ve direği, efendim, bacası yahut
nerdeyse yanıma düşer.
yukarda insanla dolu denizin içi.
bir tortu gibi dibe çöküyorlar
tortu gibi çöküyorlar, hacıbaba.
baş aşağı, baş yukarı,
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.
ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan
onlarda iniyorlar dibe doğru.
birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası
ve münihli hans müller dışarı çıkıverdi.
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce
münihli hans müller
hitler hücum kıtası altıncı tabur
birinci bölük
dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.
münihli hans müller
üç şey severdi:
1-altın köpüklü arpa suyu
2-Şarki prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli anna.
3-kırmızı lahana.
münihli hans müller için
vazife üçtü:
1-Çakan bir şimşek
gibi mafevke selam vermek.
2-yemin etmek tabancanın üzerine.
3-günde asgari üç çıfıt çevirip
sövmek silsilelerine.
münihli hans müller'in
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:
1-der führer.
2-der führer.
3.der führer.
münihli hans müller
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla
39 ilkbaharına kadar
bahtiyar
yaşıyordu.
ve vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
Şarki prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli
anna'nın
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine
şaşıyordu.
diyordu ki ona:
-bir düşün anna,
yepyeni bir manevra kayışı takacağım,
pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.
sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
balmumundan çiçekler takacaksın başına.
tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.
ve mutlak
hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.
bir düşün anna,
tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye
top, tüfek yapmazsak eğer
yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?
münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler
çünkü doğamadılar,
çünkü henüz, efendim, anna'yla zifaf vaki olmadan önce
bizzat harbe girdi hans müller.
ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında
dibinde atlantiğin
benim karşımda durmaktadır.
seyrek sarı saçları ıslak,
kırmızı sivri burnunda esef,
ve ince dudaklarının kıyılarında keder.
yanı başımda durduğu halde
yüzüme çok uzaklardan bakıyor,
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.
ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek anna'yı,
ve artık bir daha arpa suyu içip
yiyemeyecek kırmızı lahanayı.
ben bütün bunları biliyorum, efendim,
ama o bütün bunları bilmiyor.
gözü bir parça yaşlı,
silmiyor.
cebinde parası var,
çoğalıp eksilmiyor.
ve işin tuhafı
artık ne kimseyi öldürebilir
ne de kendisi ölebilir bir daha.
Şimdi şişecek birazdan,
yükselecek yukarıya,
sular sallayacak onu
ve balıklar yiyecek sivri burnunu.
ben
hans müller'e bakıp, hacıbaba, bunları düşünürken
yanımızda peyda oluverdi
liverpul limanından harri tomson.
gazgemilerinden birinde serdümendi.
kaşları ve kirpikleri yanmıştı.
gözleri sımsıkı kapalıydı.
Şişman ve matruştu.
bir karısı vardı tomson'un:
tavan süpürgesi gibi bir kadın,
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.
bir oğlu vardı tomson'un:
altı yaşında bir oğlan, hacıbaba,
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.
tuttum tomson'un elinden.
açmadı gözlerini.
"-vefat ettiniz" dedim.
"-evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:
canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
fakat değişecek hürriyette bu son bahis,
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.
planı hazırlıyor lordlarımızdan biri.
adalet: ihtilalsiz.
ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.
ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:
buna kenterburi başpiskoposu
bizim tredünyonun reisi
ve karım razı değil.
ay bek yur pardın.
İşte bu kadar,
nokta, son."
sustu tomson.
ve ağzını açmadı bir daha.
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,
hele hümoru seven ölü İngilizler.
tomson' la müller'i yanyana yatırdım.
Şiştiler yan yana,
yan yana yükseldiler yukarı doğru.
balıklar tomson'u afiyetle yediler,
fakat dokunmadılar ötekisine,
hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.
hayvan deyip geçme, hacıbaba,
sen de hayvansın ama
akıllı bir hayvan...

nazım hikmet ran
6. 2. kitaptan biraz alıntı:

"-bunu öztürkçe söylesem de anlamazsınız.
biz hikayemize gelelim.
selim
(ölünün adı)
yirmi beş kuruşa on dört saat dayanamadı.
elli kuruş ve on saat, dedi.
öteki işçiler de aynı fikirdeydiler.
derin, felsefi bir fikir değil elbet.
fakat tehlikeli bir fikir.
ve bundan dolayı bulgarla hikmet
hemen polise ihbar ettiler bu fikri.
derhal tevkiaft yaptı polis.
müdüriyete on kişi göütürüldü:
dört kadın, altı erkek
(elebaşılar)
ve selim - komünist.
halbuki komünist değildi selim.
düşünmemişti komünizmin ne olduğunu bile.
o sadece on sekiz yaşındaydı
ve yirmi beş kuruş yerine elli kuruş istiyordu
ve on dört saat yerine on saat.
polis bu kanaatta değildi fakat.
yatırdılar selim'i yere.
selim kalktığı zaman
basamıyordu döşemelere.
yatırdılar selim'i yere,
selim kalktığı zaman
göremiyordu önünü artık.
yatırdılar selim'i yere,
selim kalktı ve yığıldı.
selim'in koltuklarına girip
karanlık bir odaya götürdüler.
ve duvarda bir çiviye bağladılar saçlarından,
o suretle ki
döşemeye ancak ayak parmaklarının ucu dokunuyordu.
bir tıramvay geçti sokaktan gıcırtılarla.
yakın bir yerde yatsı ezanı okunuyordu.
çözdüler selim'i çividen,
yatırdılar selim'i yere.
ve selim kalktığı zaman
bir pencere gördü uzaktan
çok uzaktan ama
perdesiz karanlık bir pencere.
atıldı ona doğru.
camlar kırıldı şangırdayarak.
ilk önce kayboldu bir insan başı
sonra kayboldu iki ayak."
7. -hayatım bak karşıda bissürü insan var
-ee ne olmuş
-sanki,...sanki haliç gibi dizilmişler bak
8. nazım 1939'da hapse girdiğinde yazılmaya başlanmış, yazımı istanbul'dan sonra çankırı'da devam etmiş ve bursa'da sonlanmıştır. beş kitaptan oluşan bu şiir, nazım'ın o sıralardaki eşi piraye'ye ithaf edilmiştir. şiirin her kısmı yazıldıkça tashih için hapishaneden piraye'ye yollanmış, o bunları okuyup eleştirilerini nazım'a yazmıştır. nazım da kendisini neredeyse her seferinde haklı bularak gerekli değişiklikleri yapmış, son hallerinin orjinallerini daima piraye'ye yollamış ve muhafaza etmesini istemiştir. şiirin adı uzun süre nazım'ın içine sinmemiş, kendi tabiriyle "pek rokoko" bulmuştur, değiştirmek istemiştir, ancak piraye'nin ısrarı üzerine "memleketimden insan manzaraları" olarak kalmıştır. piraye'nin nazım'a yazdığı birçok mektup, nazım'ın kaleminden geçmek suretiyle kitaba alınmıştır. nazım'a göre piraye, kendisinden de büyük şairdir, nazım piraye'nin mektuplarını şiire alarak onları bozmaktadır. bu kısımlar * sonlara doğru, genç ve kocasından ayrı bir kadının kendi hayatını mektuplarıyla anlattığı kısımlardır öncelikle. nazım'ın hapiste tanıştığı, arkadaşlık ettiği birçok kişiye de kitapta raslamak mümkündür. ancak pirayesiz bir nazım o sıralar nasıl imkansızsa, pirayesiz bir memleketimden insan manzaraları da o derece imkansızdır, her satırında piraye'nin de emeği vardır. nazım'ın deyişiyle, manzaralar, piraye için yazılmış bir kitap değildir, bizzat piraye'ye ait bir kitaptır.
9. aydarpaşa garında
1941 baharında
saat on beş.
merdivenlerin üstünde güneş
yorgunluk ve telâş
bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
zayıf.
korkak.
burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
merdivenlerdeki adam
-galip usta-
tuhaf şeyler düşünmekle
meşhurdur:
"kâat helvası yesem her gün" diye düşündü
5 yaşında.
"mektebe gitsem" diye düşündü
10 yaşında.
"babamın bıçakçı dükkânından
akşam ezanından önce çıksam" diye düşündü
11 yaşında.
"sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar" diye düşündü
15 yaşında.
"babam neden kapattı dükkânını?"
ve fabrika benzemiyor babamın dükkânına"
diye düşündü
16 yaşında.
"gündeliğim artar mı?" diye düşündü
20 yaşında.
"babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?"
diye düşündü
21 yaşındayken.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
22 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
23 yaşında.
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
24 yaşında.
ve zaman zaman işsiz kalarak
"İşsiz kalırsam" diye düşündü
50 yaşına kadar.
51 yaşında "İhtiyarladım" dedi,
"babamdan bir yıl fazla yaşadım."
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
kaptırmış kafasını
düşüncelerin en tuhafına:
"kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorganım olacak mı?"
diye düşünüyor.
burnu sivri ve uzun.
yanaklarının üstü çopur.

denizde balık kokusuyla
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
haydarpaşa garında bahar
sepetler ve heybeler
merdivenlerden inip
merdivenlerden çıkıp
merdivenlerde duruyorlar.
......


dizeleriyle başlayan 560 sayfalık bir memleket fotoğrafıdır.nazım hikmet hapisten çıktıktan sonra elinde baskıya hazır 66 bin satır varmış. daha sonra memleketten ayrılacağı için bunları yanına alamamış.burada bıraktığı 66 bin satır dost evlerine dağıtılmış. şair moskovaya varınca bu parçaların ya polisin eline geçtiğini ya da polisler bulmasın diye yakıldığını öğrenmiş. 1956dan sonra ise elde kalan bazı sayfalar moskovaya gönderilmiş ve böylece bugün bizim okuyabildiğimiz 17 bin küsur sayfalık kitap ortaya çıkmıştır.
10. gerçekten güzel bir eser, dün izmir inciraltı açıkhavada izleme fırsatını bulduğum nazım hikmet oyunu. tiyatrocular gerçekten başarılı, sadece rutkay azizin ağdalı türkçesi ortamı biraz bozmuş diyorum.
Alakalı olabilir!
- memleketimden adalet manzaralari
- memleketimden dombili manzaralari
- memleketimin sarkilari
- memleketin hali
- memleketimin iyimser denyolari

nedir.Net