said nursi »
1. bediüzzaman said nursi olarak da geçer
2. (bkz: bediüzzaman)
3. adı 31 mart vakasını çıkartan seyh said ile çok karıştırılan islam alimi.
4. gelmiş geçmiş en büyük seriatçıdır. siyasete uzak durduğu tamamen yalandır. asıl adı said-i kurdi'dir. atatürk ve cumhuriyet düşmanıdır. amacı önce doğuda bağımsız bir kürdistan kurmaktır. sonra da büyük islam devletini kurmaktır.
gerçek yüzünü anlamamızı sağlayan konuşmasından bir bölüm:
....özgür bir kürdistan tohumu ekiyorum, onu geliştirip büyütün...


5. 1877 yılında bitlis'in hizan ilçesine bağlı nurs köyünde doğan ve 24 mart 1960 tarihinde ölen ve bidayette saidi kürdi diye anılan bir şahsın esas gayesi, türklüğü tahrif ederek ayrı bir kürt devleti kurmaktır. nitekim yaşamı boyunca bu amacını gerçekleştirmek için etkinlik göstermiştir.

doğduğu bölgeden İstanbul'a gelen said-i kürdi, 31 mart ayaklanması na katılmış, milli mücadele döneminde kürt teali cemiyeti kurucuları arasında yer almıştır.

(kaynak marmara brifingi: orgeneral turgut sunalp, korgeneral abdurrahman ergeç, tümgeneral recai engin, tümgeneral, memduh Ünlütürk, tümgeneral fazıl polat, kur. alb. fikret küpeli...) bu zamandan 1950'ye kadar risaleler i yaymaya ve cemaatini büyütmeye devam etmiştir.

1950 sonrasında yazmış olduğu risalelere dayanan cemaatini iyice güçlendirmiş ve bu dönemki dp hükümeti le işbirliğine girmiştir. atatürk'ün başlatıığı toprak reformunu yarıda bırakarak bölgesinin ağalara ve şeyhlerin elinde kalmasında büyük pay sahibi olan said-i nursi zamanın iktidarı adnan menderes tarafından eli öpülerek el üstünde tutulmuştur.

1960 ihtilaliyle birlikte adnan menderes ve diğerleri asılmıştır. said-i nursi'nin cesedi de İhtilal subayları tarafından ortadan kaldırılmıştır.

6. son islam kahramanı...*
7. İsim ve şöhreti: bediüzzaman said efendi.
pederi ismiyle mahall-i ikameti: müteveffa mirza efendi.
validesi ismi: müteveffiye nuriye hanım.
tarih ve mahall-i veladeti: 1295(bin iki yüz doksan beş) ve 1293(bin iki yüz doksan üç). hizan kazası, nurs karyesi.
milleti: müslim.
san'at ve sıfat ve intihab selahiyeti: darü'l-hikmeti'l-İslamiye azasından.
müteehhil ve zevcesi olup olmadığı: mücerred.
derecat ve sınıf-ı asliyesi: -

eŞkalİ, sİcİl-İ nÜfusa kayid olunan mahalllİ
boy: orta. - göz: ela. - sima: buğday.
alamet-i farika-i sabite: tam.
vilayeti: İstanbul. - kazası: beyoğlu, rumeli, boğaziçi.
mahalle ve karyesi: sarıyer. - sokağı: fıstıklı bağlar.
mesken numarası: 18/11. - mesken nev'i: yabancı.
esas kaydı: bitlis vilayeti, hizan kazası, nurs karyesi.

balâda isim ve şöhreti, hal ve sıfatı muharrer olan bediüzzaman said efendi,
devlet-i aliye-i smaniye tebaiyetini haiz olup ol suretle
ceride-i nüfusta mukayyed olduğunu mü'şir işbu tezkere ita kılındı.

— 26 eylül 1337 —
nezaret-i umur-ı dahiliye

8. risale i nur ile binlerin hidayetine vesile olan islam alimi.
9. bediüzzaman said i nursi olarakta adlandırılır.

1876 yılında bitlis’in nurs köyünde doğdu. geleneksel dini eğitim gördü. 1908’de ii.meşrutiyet’in ilanından hemen önce İstanbul’a geldi. başlangıçta jön türklerle iyi geçindi, ama daha sonra İttihad-ı muhammedi’nin kurucuları arasında yer aldı. 1909 tarihinden sonra hayatını doğu anadolu’da sürdürdü. 1911’de İstanbul’a döndü. i.dünya savaşı’nda teşkilat-ı mahsusa’da çalıştı. 1915-1917 arasında ruslar tarafından savaş esiri olarak alındı. savaştan sonra ülkeye döndü ve cemiyet-i müderrisin ve kürt neşr-i maarif cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. milli mücadele hareketine katıldı, ama yanlış laik uygulamalardan dolayı 1923’te iktidardan desteğini çekti. 1925 bölücü ayaklanmasından sonra tutuklandı. Önce isparta yakınlarında bir köye ardından eskişehir (1935), kastamonu (1936), denizli (1943) ve afyon emirdağ’a (1945) sürüldü. 1950’de dp iktidara gelince serbest bırakıldı. risale-i nur külliyatı adı altında topladığı eserleri kaleme aldı. 1960 yılında vefat etti.

www.biyografi.net adresinden alınmıştır.
10. 2 abdulhamid han in devrilmesi lehinde calismis kisi
11. http://www.risale-inur.org/resimkronoustad.htm
12. 1878’de1 bitlis’in hizan ilçesinin nurs köyünde doğan bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi molla abdullah’tan aldı. tağ köyü’ndeki medresede öğrenim hayatına başladığında sekiz yaşındaydı. beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. bu süre zarfında kur’an’ı hatmetti ve medrese eğitiminin temeli olan sarf ve nahiv kitaplarını İzhar’a2 kadar okudu. sonunda, doğu beyazıt’ta bulunan Şeyh mehmet celali’nin medresesinde üç ay süren bir eğitim gördü.3 burada, medrese eğitiminde yer alan kitapların yanında pek çok başka kitabı da okudu. İcazetini4 alarak doğubeyazıt’tan ayrılan said nursi, son derece hareketli geçen tahsil hayatında, çok genç yaşta iken klasik medrese eğitiminin sınırlarını aşan engin bir birikime sahip oldu.

doğudaki ilim merkezlerine tek tek giden said nursi, o dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralara katıldı. keskin zekası ve güçlü hafızasının yardımıyla bu münazaralardan başarıyla çıktı. Şarktaki medrese alimleri karşısında ilmi rüştünü fiilen ispatlamış olan said nursi’nin genç yaşta ulaştığı ilim seviyesi, herkesi hayrete düşürmüştü. anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anlaması ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamanın alimleri ona “bediüzzaman”5 lakabını uygun görmüşlerdi.

1893 yılında, miran aşiret reisi mustafa paşa’yı, yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için6 cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan said nursi, 1894’te mardin’e geldi. mardin’de kaldığı süre zarfında her türlü sosyal faaliyetin içinde bulunan bediüzzaman, burada karşılaştığı Şeyh cemaleddin afgani’nin bir talebesinden afgani’nin siyasi fikirlerini tanıma fırsatı buldu.7 siyasetle ilgilenmeye de ilk defa mardin’de başlayan bediüzzaman, tartışmalarda fikrini açıklamaktan geri durmuyordu. bulunduğu topluluklarda tartışmalara neden olan said nursi’yi, mardin mutasarrıfı bir tedbir olarak il hudutları dışına çıkarmak zorunda kaldı. bitlis’e gelen bediüzzaman’ın ilmi vukufiyeti ve farklı kişiliği, bitlis valisi Ömer paşanın dikkatini çekmiş ve vilayet konağında kalarak çalışmalarına devam etmesi için ona bir oda tahsis etmişti. konağın büyük kütüphanesi İslami ilimlere ait olan eserleri tamamen mütalaa ederek çalışmasına müsait zemin oluşturmuştu. bitlis’te geçirdiği iki yıllık süre bediüzzaman’ın İslami ilimlerde derinleşmesine vesile olmuş, ilmi üstünlüğü ulema ve nüfuzlu kimseler arasında ona, hatırı sayılır bir şöhret kazandırmıştı. bu arada onun ulema ve halk arasındaki şöhret ve itibarından etkilenen van valisi hasan paşa, van’a gelmesi için ısrarla davet ediyordu.

İki senelik bitlis hayatından sonra said nursi, vali hasan paşa’nın daveti üzerine gittiği van’da on yıl kadar kaldı. hasan paşa’nın yerine tayin olunan İşkodralı tahir paşa da said nursi ile ilişkilerini devam ettirmiş ve aralarında samimi bir dostluk kurulmuştu. bediüzzaman konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam etmişti. Çeşitli gazete ve dergilerin de zamanında bulunabildiği konağın zengin kütüphanesi, bediüzzaman’a çeşitli konularda derinleşmesi için iyi bir imkan oluşturmuştu. said nursi, burada paşa’nın kütüphanesindeki pozitif bilimlere ait kitapları da inceleyecek çalışma imkanını buldu. bir yandan tarih, felsefe, coğrafya, matematik, kimya, jeoloji ve felsefe ile ilgilenirken, diğer yandan içinde yaşadığı toplum yapısını çok yakından inceleme ve tanıma fırsatına sahip oldu. osmanlı cemiyetinin içinde bulunduğu sıkıntıların aşılmasında eğitime çok önemli bir rol düştüğünün farkındaydı ve medreselerde din ilimleriyle birlikte müsbet ilimlerin de okutulması gerektiği kanaatine vardı. hatta bu yolda eğitim esasları ve yönetim şekliyle bir de üniversite projesi zihninde teşekkül etmiş, bundan sonraki hayatının en büyük iki gayesinden birini oluşturan idealindeki bu üniversiteye, “medreset-üz zehra” adını vermişti.8

valinin konağında ilmi çalışmalarına devam ederken, bir yandan da kendine ait horhor medresesinde ders veriyordu. tahir paşa, bir gün ona, konağa getirilen gazetelerin birinde, İngiltere’nin sömürgeler bakanı gladstone’un avam kamarasında yaptığı konuşmanın haberini okudu.

habere göre gladstone elinde bir kur’an-ı kerim ile kürsüye gelerek: “bu kur’an müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hâkim olamayız. ne yapıp yapıp, bu kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. yahut da müslümanları ondan soğutmalıyız” demişti.9 bu söz said nursi’nin dünyasında fırtınalar koparmış ve hayatının belki de en önemli kararını vermesine yol açmıştı. gladstone’un sözüne karşılık olarak, “ben de kur’an’ın sönmez ve söndürülemez ebedi bir güneş gibi mucize olduğunu dünyaya ilân edeceğim” diyen bediüzzaman, hayatının diğer bir gayesi olarak “kur’an’ın bu asra bakan manevi mucizesi”ni insanlara ispat ederek gösterme kararını verdi.10

van’daki uzun ikametinin neticesi olan bu karar ve Şarkta kurulmasını istediği üniversite fikri, said nursi’nin bundan sonraki hayatını şekillendiren en önemli iki hareket noktasıydı.

van’ın, said nursi gibi bir deha için çok küçük olduğunu düşünen tecrübeli osmanlı paşası van valisi tahir paşa, onu İstanbul’a gitmesi için teşvik ediyordu. ve nihayet said nursi, 1907 yılının başlarında İstanbul’a gitmeye karar verdi. maksadı, fen ilimleriyle din ilimlerinin birlikte okutulacağı, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmekti. tahir paşa’nın sultan abdülhamid’e hitaben yazdığı referans mektubunu alan bediüzzaman, önce karayoluyla trabzon’a, oradan da gemiyle İstanbul’a gitti.11

İstanbul’da ilk önce ferik ahmed paşa’nın evine yerleşti.12 İlk iş olarak, doğu’da kurulmasını istediği üniversite ile ilgili bir dilekçeyi padişahın özel kalem dairesi olan mabeyn-i hümayun’a sundu. ancak, hükümet dilekçenin konusu olan üniversite projesinin önemini kavrayamadı ve bunu gerçekleştirmek için hiçbir teşebbüste bulunmadı. bediüzzaman, İstanbul’a gelişinden iki ay sonra fatih’teki Şekerci han’da kalmaya başladı.13 burada odasının kapısına “burada her suale cevap verilir, her müşkil hallolunur; fakat sual sorulmaz” diye bir yazı astı. İçerisinde alimlere ve aydınlara gizli bir meydan okuma da bulunduran bu davet, kısa sürede bütün İstanbul’a yayıldı.

İlim adamları, medrese hocaları, talebeler, siyasetçiler, herkes bu Şarktan gelen keskin zekalı ve garip kıyafetli adamı konuşmaya başladı. İnsanların yavaş yavaş bu genç alimin etrafında toplanmaya başlaması hükümetin evhamlanmasına sebep oldu. birkaç kere tutuklandı ve serbest bırakıldı. said nursi’den kurtulmak isteyen hükümet, onu bir defa da tımarhaneye gönderdi.14 bunun muhalifleri sindirmek için başvurulan bir yol olduğunu bilen said nursi: “akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum. o çeşit akıldan istifa ediyorum”15 diyerek kendisini susturmak isteyenlerle uzlaşmadı. toptaşı tımarhanesi doktorunun, “eğer bu adamda zerre kadar cünun varsa dünyada akıllı adam yoktur” diye rapor vermesiyle de serbest bırakmadılar ve tımarhaneden alarak hapishaneye gönderdiler.

gözaltında iken zaptiye nazırı Şefik paşa, kendisini ziyaret ederek padişahın selamıyla birlikte İhsan-ı Şahaneden 1000 kuruşu takdim etmişti. Şefik paşa, o’nun eğitim hakkındaki teklifinin bakanlar kurulunun gündemine alındığını, kendisinin de açılacak üniversiteye otuz lira maaşla rektör tayin edildiğini ve maaşının hemen başlayacağını da tebliğ etmişti. bediüzzaman ise bunun bir sus payı olduğunu ifade ederek, kendisine takdim edilen makamı ve ihsanı reddetmiş ve derhal padişahla görüşmek istemişti. hayretler içinde oradan ayrılan Şefik paşa’dan ve hükümetten herhangi bir haber çıkmamış,bediüzzaman da hapishanede kalmaya devam etmişti.16
dipnotlar:
1. doğum tarihi için bkz.: doğum tarihi.
2. bediüzzaman said nursi, sikke-i tasdik-i gaybi, germany 1994, s. 68.
3. bediüzzaman said nursi, İçtimai reçeteler, İstanbul 1990, c.1, s. 10.
4. sadık albayrak, son devrin İslam akademisi, İstanbul 1972, s. 198.
5. bediüzzaman said nursi, İçtimai reçeteler, İstanbul 1990, c.1, s. 23; abdülkadir badıllı, bediüzzaman said nursi: mufassaltarihçe-i hayatı, İstanbul 1990, c. 1, s. 76.
6. abdurrahman nursi, bediüzzaman’ın hayatı, İstanbul 1993, s. 28.
7. abdurrahman nursi, bediüzzaman’ın hayatı, İstanbul 1993, s. 33.
8. bediüzzaman said nursi, İçtimai reçeteler, İstanbul 1990. c.1, s. 24.
9. bediüzzaman said nursi, emirdağ lahikası, germany 1994, s.438.
10. bediüzzaman said nursi, sikke-i tasdik-i gaybi, germany 1994, s. 83.
11. abdurrahman nursi, bediüzzaman’ın hayatı, İstanbul 1993, s. 45
12. abdülkadir badıllı, bediüzzaman said nursi: mufassal tarihçe-i hayatı, İstanbul 1990, c.1, s. 142.
13. bediüzzaman said nursi, asar-ı bediyyât, s.331.
14. bediüzzaman said nursi, divan-ı harb-i Örfi, İstanbul 1995, s. 87.
15. bediüzzaman said nursi, Şualar, germany 1994, s. 303.
16. bediüzzaman said nursi, asar-ı bediiyyât, s. 331

kaynak: http://www.yeniasya.org.tr/index.asp?Section=SaidNursi&SubSection=Biyografi
13. meclis ilk açıldığında atatürk tarafından ankara'ya davet edilen, açılış hutbesini okuyan, daha sonra olanlara sinirlenip terk-i diyar eden ve çoğu zaman şeyh sait ile karıştırılan şahıs.
14. dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. daha zekasının pek iptidaî olduğu zamanlardan beri, insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. zekanın ve bilimin yükselmesiyle dinler de yükselmiş, tek tanrılı dinlerle dinler çağı kapanmış, din uğruna yapılan korkunç savaşlar ve kırgınlıklardan sonra medeni dünyada din, fertlerin vicdanına sığınmış, bir kanaat olarak saygıdeğer bir yer kazanmıştır. artık medeni insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor. medenî insan, başkalarının dini inancına saygı gösteriyor. kimseyi propaganda ile kendi dinine çağırmıyor.

türkiye'de bir zamandır dine karşı takınılan yanlış tutum, yemişlerini vermeye başlamıştır. mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. cumhuriyetin başlarında, artık görevi ve faydası kalmamış arapçı ve arapçacı softa takımı tasviye olunurken, milletin manevi ihtiyacı düşünülerek asrî din adamları yetiştirecek özlü bir din okulu açılsaydı, bugün il ve ilçe merkezleri, doktor payesine erişmiş din adamları ile dolar, bunlar köyleri de kontrol ederek yobazlığa engel olur ve istanbul gibi şehirde çatalı ve radyoyu haram eden beyinsizler halka vaaz edemezdi.

mabedsiz şehrin ilk yemişi ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da nurculuk oldu.

nurculuk nedir? gazetelerde ikide bir görülen nurcular, nur risalesi talebeleri kimdir? aralarında avamdan aydına kadar, mühendis, avukat ve doktora kadar her türlü adamın bulunduğu nurculuk, "saîd-i nursî" adında cahil bir kürdün peşine takılmış cahil bir sürü, nur risalesi talebeleri de saîd-i nursî'nin o çetrefil ve cahil kürt türkçesiyle yazdığı risaleleri atom fiziği ve einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuyan bir yığın zavallıdır.

saîd-i nursî denilen adam, eskiden saîd-i kürd-î diye bir takım risaleler yayınlayan, türkçe bilmez, daha nokta ile virgülün nerede kullanılacağını bilmekten âciz, şafiî mezhebinden bir kürttür. mütareke yıllarında istanbul sokaklarında millî kürt kılığı ile dolaşarak caka yapmıştır. bu cakacı kürt kendisine "bedîüzzaman" demekte, müridleri de bu adı bir övünçmüş gibi kullanarak şeyhlerini bu adla ululamaktadır. bedîüzzaman, "zamanın harikası" demektir. kürt said cidden zamanın harikasıdır. yirminci yüzyıl gibi bir zamanda bu bilgisizliği ve iptidaîliği ile ortaya atılmakta gösterdiği pişkinlikle zamanın harikası, bundan daha fazla olarak da onbinlerce, belki yüzbinlerce türk'ü ardına takmakta gösterdiği başarıyla gerçekten zamanın bir harikasıdır.

zamanın bu harikası, bu kürt said, aslında bir kürt milliyetçisidir. nasıl moskofçular türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesiyle atılıyor, yoksulların davasını benimsemiş görünüyorlarsa, kürt said de ortaya müslümanlık ve kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. kürtçülük davasını açıkça güdemiyeceği için, türkçülüğü yıkacak ağuları müslümanlık ve nurculuk diye ileri sürüyor. müritlerine veya kendi tabiriyle risâle-i nur şakirtlerine evlenmeyi yasak ediyor. çünkü evlenip çocuk sahibi olurlarsa, o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali varmış. tabiî, dağdaki kürdün bu büyük ve ilâhî buyruktan haberi olamıyacağı için, o evlenecek ve kürtler çoğalacak. herkesin sözüne inanan saf türkler ise, büyük mürşidin buyruğu ile evlenmiyecek, böylelikle türk soyu azalacak ve kürt şeyh said'in 1924'de yapamadığını, kürt molla said (yani bedîüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.

kadını şeytanın askeri sayarak evlenmeyi yasak eden dinin, zerdüşt dini olduğunu bilmeden koyu müslümanlık adı altında bir nevi mazdeizm yaptıklarının farkında olmayan bu beyinsizler sürüsüne ne demeli? urfa'daki mezarının bir baş belası haline gelmemesi için, söylentilere göre, general mucip ataklı tarafından ortadan kaldırılmasından sonra, bu kaldırmaya inanmayarak kürt said'in oradan uçtuğuna inanacak kadar şuursuz olanlara ne denebilir? millî talihsizlik, akıl hastanesi kliniklerinde yatması gerekenlerin halk arasında dolaşmasındadır. ciddi tedbirler alınmazsa, bu dinî cinayet daha yıllarca sürecektir.

nur risalesi (kendi tâbirleriyle risale-i nur) denilen sayıklama kitapları pek çoktur. beyni örümceklenmiş zavallılar bu sayıklamaları elle yazarak, yahut şapirografi veya taşbasmasıyla çoğaltarak onbinlerce satarlar. bunu satmak için kasaba kasaba, köy köy dolaşan nurcular vardır. bunları satarak sevaba girerler. sözde türkçe olan bu sayıklama kitapları, kürt hamalların fikir seviyesinde yazıldığı için, kimse birşey anlamaz. anlamadığı için de, onda gizli hikmetler, yüksek gerçekler olduğu kuruntusuna kapılır.

bir zamanlar bu sayıklamalardan bana da bir tane yollamışlardı. kendimi zorlayarak okuyabildiğim bir tanesinde, kürt said radyodan bahsediyor, dünyanın bir ucundan söylenen bir sözün kutudan duyulmasını kutudaki meleklerle açıklıyordu.

işte, aşağı tabaka ile birlikte doktor, mühendis ve avukatın da şeyhi, pirî olan, kendisinden "efendi hazretleri" diye söz ettikleri kürt said'in seviyesi budur.

fizikten, titreşimden haberi olmayan, müsbet bilimin kıyısından dahi geçmeyen bir yobaz, radyo hakkında ancak bu kadar düşünür. fakat bilgisizliğini de anlamaktan âciz olan o kara cahil, bu katmerli bilgisizliğine bakmadan, türkler aleyhinde hüküm çıkarmaktan da geri kalmıyor. nur risalelerinin birinde, ye'cüc me'cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların özbek, tatar ve kırgız gibi "akvâm-ı vahşiyye" (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı. sevsinler medenî kürdü!... özbek, kırgız ve tatarlar arasında okuyup yazma nisbeti % 90'dır ve aralarında atom bilginleri de olmak üzere her bilim dalında yüzlerce bilgin ve uzman bulunmaktadır.

kendisini nurculuğa kaptırmış olan bir avukatla geçen yıl aramda küçük bir konuşma olmuş, kürt said'de ne bulduğunu kendisinden sormuştum. "kuran'ın en güzel tefsirini yapmıştır." diye cevap vermişti. bu genç avukat eski yazıyı bilmiyor, kuran'ın şimdiye dek en büyük islâm bilginleri tarafından üç islâm dilinde yapılan tefsirlerinden habersiz bulunuyordu. bunu kendisine boşuna anlatmaya çalıştım. bir kere çileden çıkmış, aklın ve mantığın dışına uğramıştı. bir safsataya inanla uğraşmak neye yarar? bugün devlete düşen görev, bunun sebeplerini arayıp bularak tedavisine gitmektir.

bana gör tîcânilik, nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebepleri, milli ülküden yoksunluktur. tıpkı normal yemek bulamayan aç çocuğun duvarı yalaması, yerde bulduğu faydasız ve zararlı şeyleri yemesi gibi, bağlanacak büyük bir ülkü bulamayan insanlar, abur cubur düşüncelere kurtarıcı diye yapışıyorlar. çünkü insanlar bir fikre bağlanmaya mecburdur. bu istidat insanlığın mayasında vardır. bunu hiçbir kuvvet önleyemez.

türkiye'de gerçek ülkü olan türkçülük türlü bahanelerle baltalanmasa, gerçek türkçü olan eski "milliyetçiler derneği" 1953'de kapatılmasaydı, bunlara gelişme imkanı verilseydi, bugün memlekette partiler üstünde, gayet ateşli ve şuurlu bir milliyetçi topluluk bulunacak, hükümetler güç durumlarda bunlardan yardım isteyebileceklerdi.

türkçülük insanlara hiçbir vaitte bulunmuyor, maddi veya manevi birşey vermiyor. yalnız istiyor... fedakarlık ve feragat istiyor. nurculuk ise cennet va'dinde bulunuyor. ebedî saadet, cennette köşkler, yemekler, huriler va'dediyor.... kafası işlemeyen, hatta aslında materyalist olanlar tabiî nurculuğu seçecektir. netekim bunu kendileri de söylüyor "türkçülük mezara kadar... ondan sonra ne olacak?" diyor... tabiî ondan sonrasını kendilerine kürt said hazırlayacak.

kürt said'in 1327 ( = 1909 ) yılında, istanbul'da vezir hanındaki ikbal-i millet matbaasında basılmış bir eseri vardır. adı: "iki mekteb-i musîbetin şahâdetnâmesi yahut divan-i harb-i örfî ve saîd-i kürd-î" dir. kendisinin saîd-i kürd-î yani kürt said) olduğunu tastik ettiği bu eserde, eserin muharriri diye de kendisini "bedîüzzaman" diye taktim etmektedir. eserin tâbii, yani editörü de "kürdîzade ahmed ramiz" dir. yani dört başı mâmur bir eser. bu 48 sayfalık eserin "hâtime" kısmı (44-48. sayfalar) kürt said'iin içyüzünü göstermesi bakımından çok ilgi çekicidir. bunun aynen alıyor ve ağdalı bir dille yazıldığı için açık türkçeye çeviriyorum: ebnâ-i cinsime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahs nâtamam kalır. ( = soydaşlarıma burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik kalır. )

ey asurîler ve keyânîlerin cihangirlik zamanından pişdar, kahraman askerleri olan arslan kürtler!... beşyüz sene yattınız. yeter artık. uyanınız. sabahtır. yoksa sahrâ-i vahşette vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir. hikmet-i ilâhî denilen makine-î alemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşa'ib kanun-i nûrân-î ilâhînin müessisi olan hikmet-i ilâhî ufk-i ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış, size emrediyor ki, tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhit ve mezcederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyyeleri gibi gibi bir câzibe-i umum-î millî teşkili ile kürt gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i islâmiyye osmâniyyenîn mevkibinde bir kevgeb-i münevver gibi câzibesini ittiba ile muvazene ve âheng-i umumiyyeyi muhafaza ediniz. ( = ey asurlular ve ahemenidlerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri ve kahraman askerleri olan arslan kürtler! beşyüz yıldır yattınız. yeter artık. uyanınız. sabahtır. yoksa
vahşet ve gaflet sizi vhşet sahrasında yağma edecektir. ilâhi hikmet denilen âlem makinesinin nizamı ve telgraf hattı gibi bütün âleme dalbudak salan tanrı'nın nurlu kanununun kurucusu olan ilâhî hikmet, ezel ufkundan kader parmağını kaldırmış size emrediyor ki: ayrılık, gayrılıkla damla damla dağınık sular gibi boşa giden hamiyet ve kuvvetinizi milliyet fikriyle birleştirip kaynaştırarak zerrelerdeki küçük cazibelerden bir umumî ve millî cazibe teşkili ile kürtler gibi büyük bir kütleyi dünya gibi döndürerek islâm ve osmanlı şevket güneşinin mevkibinde parlak bir yıldız gibi cazibesine uymakla muvazeneyi ve umumî ahengi muhafaza ediniz.)

görülüyor ki kürt said, zavallı kürtlere eski asur ve iran ordularının hayali öncülüğünü yaptıracak kadar koyu bir kürt milliyetçisidir ve çapraşık acemî ifadesiyle kürtleri kürt milliyetçiliği etrafında birleşmeye çağırmaktadır. bunun hiçbir tevili, tesfiri yoktur. beyninde ve gönlünde kötü düşüncesi olmayanlar, bu açıklıktan sonra onun bir islâmcı değil, bir kürtçü olduğunu kabule mecburdur.

bundan sonrasını, zaten anlaşılmaz ve bozuk ifadeli metinden sıyırarak yalnız tercümesini (evet, bu kelime yerindedir) vermek suretiyle okuyucuları boşuna yormaktan alıkoyacağım. bundan sonra kürt said şöyle diyor:

süphan ve ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriata dayanmış olan hürriyet sultanı yüksek sesle sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için "fen, sanat ve silâh başına, ileri arş" emrini veriyor.

hakikat denilen tabakalar altında örtülü ve mahpus kalmış ve istibdadın yok edilmesiyle omuzu üstünde olan cehalet ve gafletin hafiflemesi sayesinde harekete gelip kalkmaya teşebbüs etmiş bulunan hakikatler habercisi, size her cihetle haber veriyor ki, mahiyetinizde kaderin ektiği istidatları ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve kavmi mahiyetinizde saklanmış olan seciyenizi maarifin hayat suyu ile sulamanın vaktidir. yoksa kuruyup
çürüyecektir.

ihtiyaç denilen, medeniyetin babası ve ilerlemelerin kurucusu olan üstad, sillesini kaldırmış, size hükmediyor: ya hayat ve hürriyetinizi bu vahşet sahasında yağma ettireceksiniz, yahut medeniyet alanında fen ve sanat balon ve trenine binerek istikbali karşılayacak ve olgunluğun kâbesine koşacaksınz.

milliyet denilen mâzi derelerinde, hâl sahralarında ve istikbâl dağlarında çadır kurmuş olan rüstem-i zâl ve selâhaddin-i eyyubî gibi, herkesi başkasını haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve yüksek duyguların timsali olan milliyet fikriniz size kesin emirle emrediyor ki, her biriniz umum bir milletin hayatının mâkesi, saadetinin koruyucusu ve bütün milletin müşahhas misali oldunuz. şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür ve millî hamiyetin galeyanıyla ahlâk da yükselir.

kavimlerin saadetinin sebebi olan ve millî hakimiyeti temin ile hayat makinesinin buharı olan hürriyetteki cüz'i iradeyi istibdadın söndürmesinden kurtaran ve şer'î meşveretin mayasıyla mayalandıran meşru meşrutiyet, sizi imtihan meclisine davet ediyor. erginlik çağına vardığınızı ve vâsîye ihtiyacınız olmadığını görmek istiyor. imtihana hazırlanınız. varlığınızı birleşerek gösteriniz. millî hamiyet ve şahsî fikir ve vicdanınızı milletin müşterek kalbi ve aklı gibi gösteriniz. yoksa sıfır alacaksınız ve hürriyet şahadetnamesi elinize verilmeyecektir.

mâzide dağınıklığınıza sebebiyet veren birinizdeki bencillik fikri şimdi istikbalin medeniyet saadethanesinde icad fikrine, şahsî teşebbüse ve hürriyet fikrine inkılâb edecektir. hattâ diyebilirim ki, başkalarının sükûtî medreselerine nisbetle sizin gürültülü olan medreseleriniz bir ilmî mebuslar meclisini gösteriyor. imam arkasında fatihalar okuduğunuz zamandaki semâvî ve rûhânî vızıltılarınızda, mezhebî ve kavmî mahiyetinizdeki istidat, meşrutiyet sırrına kaderin bir îmâ ve nişanı vardır.

"insan için çalışmaktan başka yol yoktur" sözünün öteki ifadesi, şahsî teşebbüstür. her kemâlin kurucu ve koruyucusu olan cesaret ve millî namus emrediyor ki, şimdiye kadar nasıl maddi şecaatte terakki ettinizse, şimdi de akıl ve medeniyet meydanında millî namusu çiğnetmeyiniz. millî duyguların mâkesi olan, kıymetinizin ölçüsü olduğu halde ihmalinizle gayet çapraşık bununan diliniz, tûbâ ağacı gibi bir ağacın tecellisine müstatken, böyle kurumuş, perişan ve edebiyatsız kalmış olduğundan, diliniz sizden millî hamiyete şikâyette bulunuyor. insanda kaderin sikkesi sikkesi lisandır. anadil tabiî olduğundan, kelimeler zihne kendiliğinden gelir. zihin çatallaşmaz, o zihne giren bilgiler taş üzerinde oyulmuş gibi bâki kalır. millî dille görünen herşey hoş gelir. millî hamiyetin bir misalini size takdim ediyorum. o da mutkili halil hayâlî efendi'dir. millî hamiyetin her şubesinde olduğu gibi, dil alanında da dilimizin esası olan elifbe, sarf ( =gramer ) ve nahvini ( = sintaksını ) vücuda getirmiştir. hakikaten kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine rastgeldiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.

işte bu zat bir hamiyet örneği göstermiş ve tekemmüle muhtaç dilimize bir temel atmıştır. onun izinden gitmeyi ve temeli üzerine bina kurmayı hamiyet sahiplerine tavsiye ediyorum.


bedîüzzaman saîd-i kürdî

kürt said'in tam bir kürt milliyetçisi olduğunun bu yazıdan daha kesin bir tanığı olamaz. böyle olmayıp da, yalnız geri kalmış kürtleri kalıkındırmak amacı gütseydi, onlara "bilgi sahibi olun" demekle yetinir, medeni ve ebedî türkçe dururken, millî dil diye kaba ve iptidaî kürtçeyi tavsiye etmezdi. meşrutiyetin memlekette yaptığı sarsıntıdan ve otoritenin zaruri gevşemesinden faydalanarak, türkiye'yi parçalamak ve kendi cemaat gayelerini gerçekleştirmek isteyen hıristiyan tebaalar gibi, bu müslüman kardeş de imparatorluğun bütün yükünü ve çilesini çekmiş olan türkleri vurmaya çalışıyor. kendilerine tarih ve şeref uydurmak ihtiyacında olan bütün iptidaî cemaatler gibi, roman kahramanı olan zâloğlu rüstem'i ve ancak anası kürt olan selâhaddin eyyubî'yi kürt kahramanı diye ileri sürüyor. kürtlerin mevhum meziyetlerinden bahsediyor. kısacası, onlara devlet kurdurmaya çalışıyor. tabiî devletin buna müsaade etmeyeceğini anladıktan sonra, saîd-i kürd-î adını saîd-i nursî yaparak ve nur risaleleri diye cehlin ve taassubun örneği olan karalamalar düzerek, bir din mürşidi gibi ortaya çıkmaya başarıyor.

bizim için şaşılacak nokta, onun şu veya bu davranışı değil, onbinlerce, belki yüzbinlerce gafil türk'ün, bu cahil kürd'ün arkasından gitmesi, onun cahilâne ve hâinâne öğütlerine körü-körüne boyun eğmesidir.

şimdi bu gafil türklere hitap etmek istiyorum:

siz, türk ve müslüman mısınız? türkseniz, hangi sebeple cahil bir kürdün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz? aranızda "türkçe de dil mi?" diyen ahmaklar, resmî dilin arapça olmasını isteyen hainler var. siz ne biçim müslümansınız ki, cahil bir kürd'ün telkini ile evlenmeyi lanetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? putperest olduğunuzun farkında değil misiniz? bir cahil kürd'ün sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyukutsal emanetler gibi saklamak hangi müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir? uyanın! radyoyu melekle açıklamaya kalkan bir budalanın müridi olarak eşe dosta, dosta düşmana karşı gülünç olmayın. müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş bir dindir. onun yeni baştan açıklanması için kürt said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.

bana bu yazıyı yazdıran, trabzon'dan yollanan acayip bir nesne oldu. çok küçük boyda, 8 yapraklık bir broşür olan bu nesne, hangi basımevinde basıldığı belli olmayan bir said-i kürd-î reklamıdır. gönderen, o. nuri kurt adında tanımadığım birisidir. içinde kürt said'in sayıklamalarından parçalar var. ikinci yaprağın ikinci yüzündeki şu hezeyana bakın:

"aziz, sıddık kardeşlerim:

siz kat'î biliniz ki, risâle-i nur şakirtlerinin meşgul oldukları vazife rûy-i zemindeki en muazzam mesâilden daha büyüktür."

***

evet! sizin vazifeniz cidden büyüktür. haçlıların, bozuk iradenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı türkiye'yi cehaletiniz, gafletiniz ve hamakatinizle yıkacaksınız. türklüğü inkâr ederek, şeriati anayasa ve medenî kanun durumuna getirerek, evlenmiyerek, yalnız kalan kadınları evlere tıkarak, eski yazıyı getirip arapçayı resmi dil yaparak, islâmiyetten önceki tarihimizi küfürdür diye kitaplardan kazıyarak türklüğü yıkacaksınız. bunu yaparken, ölü stalin'le, sağ makaryos'un müttefiki olduğunuzun asla farkında olmıyacaksınız. müslüman geçindiğiniz halde peygamber'in "evlenip çoğalınız" anlamındaki hadîsini hiçe sayarak, kürt said'in evlenmemek hususundaki hezeyanlarına baş eğmekle kimin ekmeğine yağ sürdüğünüzün farkında olmıyacak kadar acınacak yaratıklarsınız.

neymiş o sizin meşgul olduğunuz büyük vazife? bir odaya kapanıp kürt said'in hezeyanlarını okuyarak kendinizden geçmek mi? bu zavallı ve gülünç halinizle siz, aslında ruhî tababetin ve marazî ruhiyatın konusu olabilirsiniz. kendisi genç ve güzel bir kadın olduğu halde, ihtiyar, çirkin ve kör bir zenci ile evlenen amerikalı artist gibi anormal zevk sahipleri dünyada seyrek görülen nesne değildir. sizinki de kendi içinizde kalsa, türklüğün aleyhine yönelmese, belki böyle sayılabilir. fakat cennet va'di ile gafilleri avlıyor, onların milli duygusunu yıkıyor ve türklükten ayırıyorsunuz. araplarla aramızda bir dâva oldu mu, mutlaka arapları haklı buluyorsunuz. türk - arap savaşı olursa, "din kardeşime silâh çekmem" diyorsunuz.

işte, sizin üstadınızın kimliğini kendi yazısıyla gösterdim. onun bir kürt milliyetçisi olduğu apaçık ortaya çıktı. bu açıklamadan sonra, gerçeği kabul edip de türklüğe dönerseniz, hoş... yine eski sapıklıkta inat ederseniz, sizin vicdanınızdan şüphe etmeli...

nihal atsız

ötüken, 7 mart 1964, sayı: 109
15. kürt teali cemiyeti ve kürt marif cemiyeti kurucularından. geri kalmış bir düzenin savunuculuğunu yapmıştır.
16. sebil-ür reşad

4 mart 1336

17 mart 1920

sayı: 461

kÜrdler ve İslÂmİyet
"... bu hususda en ziyade söz söylemek salâhiyyetine haiz bulunan ve
kürdlerin salâbet-i diniye, necabet-i ırkiye ve celâdet-i İslâmiyesini
bi­hakkın temsil eden ve "dar-ül hikmet'ül İslâmiye" azasından kürd eşraf
ve mütehayyızanından bulunan fazl-ı şehîr bediüzzaman said-i kürdî
efendi hazretleri buyuruyorlar ki:

'boğos nubar ile Şerif paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskid ve
beliğ cevap, vilayat-ı şarkiyede kürd aşairi rüesası tarafın­dan
çekilen telgraflardır. kürdler camia-i İslamiyeden ayrılmaya asla ta­ham­mül
edemezler. bunun aksini iddia edenler mutlaka makasıd-ı mah­susa
tahtında hareket eden ve kürdlük namına söz söylemeye selahiyettar ol­mayan
beş on kişiden ibarettir.

kürdler, İslâmiyet nam ve şerefini i'la için beşyüzbin (500.000) kişi
feda etmişler ve makam-ı hilafete olan sadakatlerini, isar ettikleri kan
ile bir kat daha te'yid eylemişlerdir.

ma'hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince: ermeniler vilâyat-ı
Şarkiyede ekall-i- kalil derecesinde bulundukları için asla bir ekseriyet
teminine.. ve ne kemiyyeten, ne de keyfiyyeten Şarkî anadolu'da iddia-yı
temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar..
maksadlarına kürdler namına hareket ettiğini iddia eden Şerif paşayı alet etmeyi
müsait ve muvafık buldular. bu suretle kürd ve ermeni davası ortada
kalmayacak ve Şarkî anadoludaki iftirak âmâli mevki-i fiile çıkmış
olacaktı.

İşte, bu gaye ile o ma'hud beyanname müştereken imzalandı ve
kon­feransa takdim olundu. ermeniler'in maksadı kürdleri aldatmaktan başka bir
şey olamaz. Çünkü ileride kürdlerin kemiyyeten hal-i ekseri­yette
bulunduklarını inkar edemeseler bile, keyfiyyeten, yani ilmen, irfanen
kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle, kürdleri bir millet-i ta­bie haline
getirecekleri muhakkaktır. buna ise, aklı başında olan hiçbir kürd
taraftar değillerdir. zaten kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil,
bilfiil muhalif oldukları isbat ediyorlar.

kürdlük davası pek mânâsız bir iddiadır.. Çünkü herşeyden evvel
müslümandırlar.. hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine isal eden
hakiki müslümanlardan... binaenaleyh, ermenilerle aynı ırktan bulunup
bu­lunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez. "el İslâmü
cebbeti'l asabiyyete'l cahiliyyete" İslam, uhuvvet-i İslamiyeye münafi olan
kavmiyyet davasını men' eder.

esasen bu, tarihe ait bir şeydir.. kürdlerin asıl ve nesepleri ne
olursa ol­sun, İslâmdan iftiraka vicdan-ı millîleri asla müsaid değildir.
bununla beraber, kürdlerin arap kavm-i necibi ile ırken alâkadar
bulunduğu hakâik-i tarihiyedendir.

İslamiyyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsuru İslam aleyhine olarak
menfî surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. binaenaleyh, kürdleri
müslümanlıktan ayırmak isteyenler esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket
ediyorlar. fakat bunlar da kimlerdir? bir iki kulüpte toplanan beş on
ki­şiden ibaret!.. hakiki kürdler kimseyi kendilerine vekil-i müdafaa
olarak kabul etmiyorlar. onların vekili ve kürdlük namına söz söyleyecek
an­cak meclis-i mebusan-ı osmaniyedeki mebuslar olabilir.

kürdistan'a verilecek muhtariyetten bahsediliyor... kürdler, ecnebî
hi­mayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar.
eğer kürdlerin serbestii inkişafını düşünmek lazım gelirse; bunu boğus
nubar ile Şerif paşa değil, devlet-i âliye düşünür. hülâsa: kürdler bu
hususta kimsenin tevassut ve müdahalesine muhtaç değildirler. seyyid
abdülkadir efendinin beyanat-ı ma'lumesine gelince: bu hususta şimdi­lik bir
şey söyleyemem. bununla beraber bu beyanatın tahrif edilip
edil­mediğini bilemiyorum.

bediüzzaman said-i nursi
17. (bkz: nur tarikatı)
18. said'in müridi, bir havariler ormanı. yekpare ve kesif. ağaçlar kaynaşmış birbirleriyle. ve bağrından adsız bir uğultu yükseliyor... bir fırtına rüzgarına benzeyen nur risalelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı.
said, dağbaşında va'z eden bir mürşit. hor görülenler, herşeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.
nass'ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu: kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. bu hayali insanlar o konuştukça gerçekleşti. yani, nurculardan önce kelam var.
o konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi (!) ve anadolu, tereddütle inanç,,, karşı karşıya geldi.
nurculuk bir tepkidir. kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, batı'ya karşı doğu'nun isyanı. her risale bir çığlık, şuuraltı'nın çığlığı. zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?
tanzimat'tan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak nur kalesi önünde geriler. bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. nurcuları yok farzetmek, gaflet. nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamağa çalışmak.
said nursi, bir kavga adamı. yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman. said'in kavgası, yogi ile komiser in kavgası.

cemil meriç - bu ülke
19. çile insanı. büyük alim.
20. ingilizce bir metinde ; nursi adındaki insanın söylediklerini bir üçüncü şahsın ifade ediş şekli ;
then hede hodo said nursi.*
21. asıl adi sad kurdi... ilginç bi arkadaş...
22. islamiyetin son neferi, kurtuluş savaşını desteklemiş ve rusya da esir düşmüştür. nakşi şeyhi şeyh said in isyanına katımamış ve ona türklere kılıç çekilmeyeceğini söylemiş fakat hükümet tarafından sorgulanmış. 31 mart ayaklanmasındaki savunmasıda müthiştir.
hakim: sen de şeriat istemişsin?
bediiüzzaman: evet istedim ama ihtilalcilerinki gibi değil!
23. semasında tek yıldız, tıpkı cemil meriç gibi.
24. aynı zamanda idamdan kaçmak için deli raporuda almıştır.
25. son günlerini geçirdiği urfa'da yanında talebesi olmayı istediğim risale-i nurun üsdadı.
»
Alakalı olabilir!
- saidou
- saidas
- said mrad
- saiderun
- saida

nedir.Net