turgut uyar »
32. (bkz: biten bir yaz a)
31. gÖĞe bakma duraĞi
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım
30. '"hayatinin bÜyÜk saatİ dursa da Şİİrİnİn bÜyÜk saatİ sÜreklİ İŞleyecektİr!"
'türk şiirinin büyük saati' 80 yaşında

türk edebiyatının ölümsüz şairlerinden turgut uyar 4 ağustos 1927'de doğdu. ve yine bir ağustos günü, ayın 22'sinde ayrıldı bu dünyadan; 22 yıl önce... biz de 'İkinci yeni'nin üç atlısından biri' olan, ece ayhan'ın deyişiyle 'logaritmik şiirlerin şairi' uyar'a, 80. yaşında bir selam gönderelim istedik.

mİraÇ zeynep Özkartal / kapak

Şiir çetrefilli bir konu. başında kavak yelleri esmiş neredeyse herkesin hayatında kafiyeli iki dize karalamışlığı, art arda dizdiği bu satırlara bakıp kendini -kısa süre de olsa- şair saymışlığı vardır. ama iş okumaya gelince, benim diyen herkes çıkamaz usta işi bir yapıtın içinden... bu, bazen o şairin dilinden, anlatımını yokuşa sürme üslubundan kaynaklanır, bazen de okurun birikiminin eksikliğinden.
ancak bazı şairler söz konusu olduğunda durum değişir. dili akıcı, anlatımı yalındır; ama o şiirin özünde öyle bir ağırlık vardır ki her insan taşıyamaz içinde.

hep aĞlamaya hazir...
bu şairlerden turgut uyar 4 ağustos 1927'de ankara'da doğar, harita subayı bir babanın oğlu olarak. baba hattattır aynı zamanda, ankara'nın ilk latin alfabesiyle yazılan sokak levhalarını geceler boyu çalışarak yazmıştır. belki de -daha sonra yontuculukla kendini gösterecek- el becerisini babasından alır turgut uyar. baba ölünce aile İstanbul'a, edirnekapı'ya göçer. İlerki yıllarda da peşini bırakmayacak hüzün, o zamanlarda çöker üzerine. "nedense hep ağlamaya hazır" gibidir.
daha sonra yatılı olarak bursa askeri lisesi'ne gider. baba mesleği sürdürülecektir. mutsuzdur bu okulda, ileride şöyle anlatır durumunu: "asker okullarında hiç mutlu olmadım. genellikle yatılı okullarda mutlu olan çocuk yoktur sanıyorum. başkalarının, hatta somut başkalarının değil de, hiç kavrayamadığım bir otoritenin belirlediği ve çoğu zaman saçma bulduğumuz bir şeyler yaşamak..."
lisenin ardından askeri memurlar okulu'nu bitirir; genç bir subay olarak anadolu'yu dolaşmaya başlar.
ama 'asker' olamaz bir türlü, ne karakteri uygundur buna ne de dünya görüşü. yıllar sonra lorca için yazdığı şiirde, "ben severim omuzlarımı bir gün / sırmaları, apoletleri olmasa da" diyecektir.
bu genç subayın anadolu gezisi yalnız geçmez. henüz 18 yaşındayken ailesi tarafından evlendirildiği komşu kızı yezdan hanım eşlik eder ona. İlk çocuk semiramis İstanbul'da, ikincisi tunga terme'de, son çocuk Şeyda ise kura usulü tayinle gittikleri posof'ta doğar.

kendİsİne İnat...
'turgut uyar' oluşunun ilk adımını 1948'de kaynak dergisinin açtığı şiir yarışmasına katılarak atmış, yarışmada ikinciliği kazanan "arz-ı hal" şiiriyle dikkatleri çekmiştir.
"... İşte insanlar bu minval üzre, allahım!..
kıt kanaat sere serpe yollar boyunca...
sen, bizim için hâlâ o ezeli sırsın.
sen de bizi bilmiş olsan başkalaşırsın...
herkesin kederi gailesi boyunca.
İşte insanlar bu minval üzre, allahım!.." dediği şiir, 1949'da yayımlanacak ilk şiir kitabına da ismini verir.
1958'de şiirde 10 yılı geride bırakmıştır artık; çünkü ilk şiiri "yad", 1947'de yedigün dergisinde yayımlanır. ama önemsemez bu durumu. Çünkü o derginin şiir beğenisinin üst düzeyde olmadığı duygusu vardır içinde. İnatlaşmaya başlar.
kiminle? tabii ki öncelikle kendisiyle. hayatının geri kalanında da baskın olacak bu 'kendi büyüsüne kapılmama' huyu onu zorlayacak, hep daha iyisini yapmaya itecek, her seferinde yeni bir söz söylemesi için kamçılayacaktır. bunun ilerde sağlığına mal olacağını henüz bilmiyordur.
1958'de, üç çocuklu bir aile babası olarak ordudan istifa eder, seka'nın ankara bürosu'nda çalışmaya başlar. hem sivil hayata geçmiş hem de yaklaşık 10 yıldır sürdürdüğü edebiyat yaşantısına daha uygun bir işyeri bulmuştur.
bu büroda geleni gideni hiç eksik olmaz. genç şairler, kıdemliler, bilge karasu, muzaffer erdost, cemal süreya, nurullah ataç, vüs'at o. bener, hatta zamanın Çalışma bakanı bülent ecevit... konu hep şiirdir, daima şiir.

efendİmİz acemİlİk
turgut uyar'ın ölçü ve uyak kullandığı bu ilk şiirlerinde işlediği temaların çoğunluğunu aşk, ayrılık ve ölüm oluşturur. hatta bu şiirlerde garip akımının etkileri de görülür.
dönemin etkin eleştirmenlerinden nurullah ataç, turgut uyar'ın 1952 yılında yayımlanan ikinci kitabı "türkiyem"e yazdığı önsözde, "zarını uyar için atar". hatta bir acemilik sezmesine rağmen şöyle der: "yeni yetişen bir şair için acemilik kötü bir şey midir? başkalarına uymayıp da kendi yolunu aradığını göstermez mi? o acemiliği için de sevdim turgut uyar'ın şiirini."
acemilik, uyar'da bir üslup olarak kalır. Öyle ki, yüceltir bu özelliğini 1956'da yazdığı bir yazıda:
"halbuki acemilik. efendimiz acemilik. bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. bir başka taş, bir başka daha. sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. belki başkaları sever tamamlar. ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız."
her şiir yeni bir taş olur turgut uyar için. tıpkı çok sevdiği yontuculuk gibi, şiiri de elinde şekillendirmekten zevk alır. belki de sonuçtan çok o şekillendirme sürecidir onu yazmaya iten. zaten 18 yıl aynı yastığa baş koyduğu tomris uyar da bu durumu şöyle örnekliyor erhan altan'ın kendisiyle yaptığı söyleşide:
"... son zamanlarda yazdığı şiirlerin son dizelerine takılıyordum. hep son dizenin o şiirde biraz fazla kaldığı dikkatimi çekmişti. sonradan ikimiz birlikte düşününce onun bir sonraki şiire ait olduğunu anladık."

Şİİrİnİn mİladi
1959, turgut uyar şiirinin miladıdır, "dünyanın en güzel arabistanı" yayımlanır. "akçaburgazlı yekta"yı yaratır bu kitapta ve şiirine yaşantıyı büsbütün sokar. turgut uyar dünyasının ilk durağı olur bu kitap. bu şiirden önce daha boynu büküktür anlatımı, anadolu'ya dönüktür. burada yeni bir dil ve biçim yaratır kendine ki bu dil alabildiğine anlaşılırdır. ama kolay olduğunu göstermez bu anlaşılırlık...
bu milat, biraz da İkinci yeni'nin habercisidir. türk şiirinde değişik imge ve çağrışımlarla yeni bir üslup bulmayı amaçlayan bu akım, dilin alışılmış kalıplarını yıkar. hayalgücü ve duygu ağırlıklı şiirlerin ana teması insandır. İnsanın yalnızlığı, uyumsuzluğu, sıkıntıları İkinci yeni'cilerin de temalarıdır. kullandıkları soyutlama yöntemi zaman zaman anlamın kaybolmasına yol açsa da, amaçları 'anlatmak'tan çok 'hissettirmek'tir.
bu akımın öncülerinden olur turgut uyar. hatta edip cansever ve cemal süreya ile birlikte ona 'İkinci yeni'nin üç atlısı' ismi takılır. 'Şairane' şiire karşıdır bu şairler, onun yerine 'şiirselliği' tercih ederler.
hem öz hem de biçim sürekli değişir uyar'ın şiirlerinde. halk şiiri olduğu kadar divan şiiri de yerini bulur dizelerinde, ama 'turgut uyar şiiri' kimliği hiç bozulmaz.
değişim onun için kaçınılmazdır. durduğu yerde kalmaktan korkar. onun için şiir "bir sanat olayı değil, yaşama çabasıdır". o halde her gün yeniden duygulanan insan bunları yeni biçimlerle söylemelidir.
durmaktan korkar ama susmaktan korkmaz turgut uyar. Özellikle şiirin onun için 'ayağa düştüğü' dönemlerde köşesine çekilir ve yeni bir şiiri nasıl yaratacağını kurar.
nicelik nitelikten sonra gelir her zaman. İçine kapalı yaşamı bir seçimdir aslında. hep tek başına yaşamaya zorlandığına inanır. gerekçesi ise 'toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına araması, bin türlü hesaplı kargaşadan tek başına çıkabileceği konusunda şartlandırılmasıdır'; ama bunu dert etmez çünkü "nereden bakılsa önemli olan sonuçtur ve anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmez".

Şİİrİ tek bİr gÖvdedİr
her ne kadar bazıları turgut uyar'ın şiirini "dünyanın en güzel arabistanı"ndan önce ve sonra diye değerlendirse de, bu şiir bir bütündür bazı eleştirmenlere göre. her şiir tek tek o bütünü inşa eder. muzaffer erdost, bunu 'iç dünyamızın karışıklığı ve keşmekeşliğinin ayrılmaz bir bütün oluşu'yla açıklar. uyar ise ilk kitabından son kitabına giden çizgiyi şöyle anlatır bir yazısında:
"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler... belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."
cemal süreya da 'büyük bir gövde' olarak tanımlar onun şiirini, "bu şiir, kımıldadıkça kendine benzeyen yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır" süreya'ya göre ve "tek tek şiirleri yoktur, şiiri vardır. bölerek parça parça düşünmek silahsızlandırmaktır onu biraz".

tomrİs uyar dÖnemİ
bir şiirin bittiği noktada diğerine başlayan şair turgut uyar, ilhama inanmaz. aklına takılan bir konu ya da bir dize olduğunda hemen yazmaya başlayanlardandır... ancak yalnızca elinde kalem önünde kağıtla uğraşmaz bir şiirle, haftalarca hatta bazen aylarca dizeler kafasının içinde döner durur. doğru sözcüğü bulduğunda ise gece yarısı bile olsa kalkar yazar.
turgut uyar'ın yazma sürecinin hem mesafe hem de anlayış olarak en yakın tanığı tomris uyar olur.
'60'ların başında üç çocuğunun annesi yezdan hanım'dan boşanır turgut uyar. o zamanlar yazılarında r. tomris imzasını kullanan tomris gedik ile ilişkileri başladıklarında, o da cemal süreya ile birlikteliğini yeni noktalamıştır.
1966 yılında başlayan ilişki, 1969'da nikahla resmiyet kazanır. uyar'ın 1985'te ölümüne dek süren bu evlilikten bir de oğulları olur: hayri turgut.
oğluna kendi ismini vermesi ne kibrindendir ne de yaratıcılığının sığlığından. yıllarca dolaştığı anadolu'da böyle bir gelenek olduğunu görmüş ve daha baştan oğluyla adaş olmayı kafasına koymuştur. İlk oğluna turgut ismini koymaması ola ki ilk eşi yezdan hanım'ın muhalefetindendir.
tomris uyar yalnızca karısı, arkadaşı, edebiyatını paylaştığı meslektaşı olmaz onun için; aynı zamanda 'dünyaya açılan pencere'sidir. Çünkü pek de sosyal biri denemez turgut uyar için. ne çok güleryüzlüdür ne de çok konuşkan. başkalarıyla iletişimi hep tomris uyar kurar. neredeyse her akşam evden eksik olmayan konuklar tomris hanım'ın ziyaretçileridir çoğunlukla.

Şaİrlerİn dostluĞu
turgut uyar'ın en yakın dostu ise isimleri hep birlikte anılan, İkinci yeni'nin diğer 'atlısı' edip cansever olur yaşamı boyunca. 'hem şiir konuşulabilen hem de patlıcan salatası tarifi verilebilen' bir dostluktur onlarınki. yaşam anlayışları gibi şiir anlayışları da birleşir. ancak tomris uyar kendi edebiyatının cansever'e daha yakın olduğunu itiraf eder. İmaja ve güzel şiir yazmaya önem veren edip cansever daha çok etkilemiştir öykücülüğünü, çünkü onda daha çok 'hikayeye gelir bir şiir mayası' bulmuştur.
burada kast ettiği, şiir olarak kaleme alınmış öyküler değildir elbette. yoksa turgut uyar'ın "terziler geldiler", "o zaman av bitti", "Ölü yıkayıcılar" gibi şiirleri başlı başına birer öykü gibidir. fethi naci 'hikaye ile şiirin birbirine en yaklaştığı, ama şiirin hikaye katına düşmeden şiir olarak sürüp gittiği yerde büyük bir ustalıkla şiirini söylediğini' yazar uyar'ın.
tomris uyar bu etkileşimden turgut uyar'a söz etmiş miydi bilinmez. zira şairin içine kapanıklık ve ciddiyet gibi özelliklerinin yanında çok etkin bir huyu daha vardır: kıskançlık.
hep "Çok kıskançtı" diye anlatır tomris uyar eşini. kıskanç da olsa, onun gibi en çok özgürlüğüne düşkün bir kadını zaman zaman bunaltsa da, karısına yazdığı şiirlerle benzersizdir bir yandan.
"seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
her şeyin birbirine uygununu sen bulursun
gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum birlikte öyle..." diyen birinden vazgeçmek mümkün mü?

genÇlerİn saldirisi
her ne kadar '50'lerin sonunda uyar'ın şiirindeki gelişim ve değişimden söz etsek de; kemal tahir, uyar'ın 1970'de yayımlanan "divan" adlı şiir kitabını geleneğe bir dönüş olarak değerlendirir. "epeyce geç kalmış bir dönüş"tür bu tahir'e göre. kitabın eski şiirimizle bağlantısını öncelikle adıyla kurar ve divan edebiyatımızdan nasıl yararlanabileceğimizin bir ispatı olarak görür.
ancak kemal tahir'in bu değerlendirmesi turgut uyar tarafından pek benimsenmez. Çünkü uyar 'şakacı bir bilge' olarak, bıyık altından bir tebessümle ele almıştır divan şiirini. tahir'in yorumu genç şairler tarafından da kullanılır, gelenekçilikle suçladıkları turgut uyar'a kendilerince itiraz ederler.
bu dönemin çiçeği burnunda şairleri arasında İsmet Özel, ataol behramoğlu ve süreyya berfe de vardır. bu gençlerle turgut uyar'ın özel de bir bağı... seka'daki büroya uğrayıp şiirlerini ustaya gösterirler. ataol behramoğlu ve süreyya berfe'nin bu tepkilerinden ötürü daha sonra özür dilediklerini söyler tomris uyar; ona göre turgut uyar'ın şiirine en yakın düşen şair berfe'dir.
turgut uyar bu gençlere içerlemez ama kızar. Çok da umrunda değildir belki, çünkü ona göre gerçek şudur: "herkes bu sorunları konuşadursun. o sıralarda, yeni bir büyük şair bütün bu boşuna çabalara, uzaktan gülümsemekte olacak mutlak".

uzun sÜrmÜŞ bİr ÖlÜm
"divan"ın ardından 1974'te "toplandılar", 1981'de "kayayı delen İncir", 1984'te ise "büyük saat" ve "dün yok mu" gelir.
'70'lerin sonlarına doğru kolunda ve kalçasında oluşan kırıklar büsbütün eve -ve içine- kapar uyar'ı. yavaş yavaş 'ölüme yatar'. İyileşmek için bir çaba sarf etmez, bu kırıkların kahrını en çok tomris ve edip çeker.
tomris uyar, 'accident prone' (kazaya yatkın) bir kişilik olduğunu düşünür: "bu kişiler bir şeyde çok iyi oldukları zaman biraz daha iyisini yapamayacaklarını anladıklarında bilinçsiz olarak bir yerlerini kırıyorlar. bazen de bir şeyle yüzleşmek istemediklerinde..."
1984 ise sonun başlangıcıdır turgut uyar için. matematiğe ve tıbba özel ilgi duyan uyar, anlar siroz olduğunu ama doktora gitmeye yanaşmaz. 'uzun' ve 'zahmetli' olan ölümünü neredeyse istediği izlenimi uyandırır yakınlarında.
'bir mumun eriyişi gibi' zamanla erir ve 22 ağustos 1985'te söner. Ölümü yaşamın bir parçası olarak gören şair, ölümsüzlüğe doğru yol alır.
arkasında -kasıtlı olarak- hiçbir şey bırakmaz. yalnızca yayımlanan şiirler. eşi tomris uyar, vasiyetine uygun olarak ("Öldüğümde el yazısıyla tek şiirim kalmayacak arkamda" demiştir) çift daktilo sayfasına yazmadığı şiirleri atar, beğendiklerini bile.
geriye kalan şiirler 2002'de yapı kredi yayınları tarafından "büyük saat" başlığıyla yayımlanır.
bir başka şair refik durbaş'ın uyar'ın ölümünün ardından yazdığı gibi, "hayatının 'büyük saat'i dursa da şiirinin 'büyük saat'i sürekli işleyecektir". n

(sayfalardaki fotoğraflar, erhan altan'ın dünya yayıncılık tarafından yayımlanan "ben koşarım aşağlara, koşarım" kitabından alınmıştır.)

Şİİrlerİnden seÇmeler

bÜyÜk saat
(...)
tarihi bir hazin balkıma gibi
biliyorum kafiyeyi bozduğumu.
başka şeyleri de bozduğumu. ve biliyorum ki / hüzün varsa içinde, bozukluk bile hoşuna gider naci'nin
biliyorum ki bozukluk bağışlanır, sevilir bile / İçinde bulunan herkesin ölmüş olduğu eski fotoğraflarda
ve akdeniz'e yelken basan kotralarda / kuytu mağaralarında karadeniz'in / sessizlik ve görülmezlik bir büyük bahanedir.
adam, şarkısını söyler ve çeker gider / bir büyük meydana gidince gözbebeği / ve sıkıntısı bir oda sabahına. tatsız ve / yanlış geçirilmiş bir geceden... ve
kim bilebilir bir ufak pirinç tablete
bozulmaz adımı yazdığımı.
yani eramilden birinin mührüne
yemen'den yahut yunandan kalmış
yani sonsuz girdi çıktısından mütarekenin / kim bilebilir bir aldanışın sonunda adımı
bir köprünün / enikonu bir köprünün korkuluğuna kazdığımı
ve bütün tüller, iskarpinler ve seçme şaraplar
ve danteller ve röprodüksiyonlar ve
kocaman çiçekli balkonlar ve bir tüylü şapka için / soğuk denizlerde balina avlarını ve büyük kırımları
Şimdi saat kaç?
yıldızlar evet diyor uzaklarda.

denge
sizin alınız al inandım
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna adamakıllı şiir / dumanı da caba

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum / ama sokaklar şöyleymiş / ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız
(...)

gÖĞe bakma duraĞi
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım / Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yanan otlarından / durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
(...)
senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum / bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor / seni aldım bu sunturlu yere getirdim / sayısız penceren vardı bir bir kapattım / bana dönesin diye bir bir kapattım otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin / seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

geyİklİ gece
halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta / her şey naylondandı o kadar / ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
ama geyikli geceyi bulmadan önce
hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

geyikli geceyi hep bilmelisiniz
yeşil ve yabani uzak ormanlarda
güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
hepimizi vakitten kurtaracak

bir yandan toprağı sürdük
bir yandan kaybolduk
gladyatörlerden ve dişlilerden
ve büyük şehirlerden
gizleyerek yahut döğüşerek
geyikli geceyi kurtardık
(...)

turgut uyar'in 'logarİtmali Şİİr'İ

"Üç kere üç dokuz eder / bilirsin / birin karesi birdir / kare kökü de / bilirsin / "mutlu aşk yoktur" / bilirsin / ama baharda ya da dışarda / sonsuz göğün altında / aşkın aşkla çarpımı / nedendir bilinmez / garip bir biçimde / hep sonsuzdur / kare kökü de yoktur"
herkesin buluştuğu bir nokta turgut uyar'ın şiirindeki matematik. yalnızca dile döktüğü sayılar, çarpımlar değil bunu düşündüren; şiirin içinde kurduğu matematiksel düzen. ece ayhan 'logaritmalı şiir' derken turgut uyar şiiri için, tomris uyar 'bu kadar bilime ve matematiğe düşkün bir şair görmediği'ni söyler. ancak karısı kadar yakın birinin tespit edebileceği bir başka özelliğinin edebiyatına etkisinden de söz eder tomris uyar; kumar tecrübesinin. yapacak fazla bir şey bulamadığı anadolu'daki askerlik yıllarında sıklıkla poker oynar şair ve iyi bir 'kumarbazdır' tomris uyar'a göre. her şiire önyargısız, biraz da nereye doğru gideceğini bilmeden başlaması bundan, 'kumarbaz cesareti'ndendir.
matematik özellikle 'sonsuz' kavramıyla girer uyar'ın yapıtlarına. bir başka şiirde de "nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı / diyelim sonsuz eksi bir / hayatın adıdır bu" der.
turgut uyar şiirinde baskın olan izlerden biri matematikse diğeri de cinselliktir. cinsellikle aşkı birbirinden ayırmaz. İnsan için yüce bir duygudur seks, tıpkı aşk gibi... ama durup da bakınca bir suçluluk duygusunu da beraberinde getirir, çünkü "süregeldikçe kutsal gibi / kesildikçe kirli, utandırıcı"dır.
bu, insana insa olma hakkını teslim etmektir bir anlamda. doğasını, coşkularını, derinlerden kopup gelen arzularını, yaşama özgürlüğünü... İnsana cinsel istek hakkını teslim eder turgut uyar şiirlerinde.

uyar'in ardindan yazilan Şİİrler

turgut uyar
kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu bomboş avluya bakarak
gökyüzünden arada bir oraya bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.
(...)

sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik tek votka içtik varmadan aşiyan'a
konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
az sonra kalkıp gitti o
kalakaldım ben oracıkta
kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
- garson! bize iki tek votka daha.
edip cansever

turgut uyar

ak odada oturur
kapısı penceresinden çok

gözlerinde yıldızlar
serin yerde durur

bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır
(...)
Öldüğü gün
hepimizi işten attılar
cemal süreya

bİr Şaİr ne zaman ÖlÜr

bir şair ne zaman ölür
bütün şiirleri yazdıktan
güldükten sonra mı bütün gülücükleri
yoksa yere düşüp yarılınca mı aklı
yoksa yol şaşınca mı
dingili kırılıp tenhasında
uzanınca mı şarampola
(...)
kipirdeyince mi ya da
Çiçeklerin gülü
yapayalnız ve ipimilah
kaldıktan sonra mı
bir şair ne zaman ölür
yoksa kimse görmeden masaya
bırakınca mı kadehini turgut uyar?
salah birsel

varsa ÖlÜmÜn arİfesİ

(...)
o, aynı zamanda, napoleon'un ordusunda
mısraların, kıtaların ta önünde
yürüyen bir tırampete çocuktu
waterloo veya 12 mart'ta...
belki de İspanyol İç harbi'nde
pisi pisine ölen bir lorca...

ben turgut'la okuşup konuştuğumda
yaşamanın umman soluğunu soluduğumda
denize açılır olurdum hep
fethe çıkarcasına "dünyanın en güzel arabistanı"nı
Şiirimizin o en kızıl saçlı levendiyle...
can yücel

Çok ariyorum senİ

ağlamam turgut, ağlamıyorum.
alnım kırışır.
alnım neyse ne de
gönlüm buruşur.
(...)
denkleştiririm senden kalanları.
buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
sonra bir sana bir bana bakar.
neden biliyor musun?
medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.
süreyya berfe

turgut uyar'in eserlerİ

Şİİr kİtaplari

"arz-ı hal" (1949) kaynak yayınevi

"türkiyem" (1952) dost yayınları

"dünyanın en güzel arabistanı" (1959) açık oturum yayınları

"tütünler islak" (1962) dost yayınları

"her pazartesi" (1968) gerçek yayınevi

"divan" (1970) ankara-bilgi yayınevi

"toplandılar" (1974) cem yayınevi

"kayayı delen İncir" (1981-1994) can yayınları

"büyük saat" (1984) can yayınları

"dün yok mu" (1984-1994) can yayınları

"büyük saat / toplu Şiirleri" - (2002) yapı kredi yayınları

İnceleme

bir Şiirden (1984)

Çevİrİ

"evrenin yapısı" (tomris uyar ile birlikte) / lucretius / İyi Şeyler yayıncılık

ÖdÜllerİ

yeditepe Şiir armağanı / "tütünler islak" şiiri (1963)

türk dil kurumu Çeviri Ödülü / lucretius'tan "evrenin yapısı" çevirisi / tomris uyar ile birlikte /(1975)

behçet necatigil Şiir Ödülü / "kayayı delen İncir" (1981)

sedat simavi vakfı edebiyat Ödülü / "büyük saat" (1984) '



milliyet kitap'tan...ağustos 2007
29. (bkz: ben ne güzel)
28. (bkz: atları seven bir çocuk)
27. ece ayhan'ın "ölümünün on ikinci yılında..! 'turgut uyar' " başlığıyla söylediğidir:

"en sıkı şair: turgut uyar
turgut uyar'ın istanbul karagümrük'te otururken 19. ilkokul (şimdi hırkai şerif) döneminde çektirdiği bütün fotoğraflar sanki az önce ağlamış gibidir. turgut uyar kapkara ankara'da doğmuştur, ama ilkokulu istanbul'da okumuştur. arkadaşlarıyla çektirdiği fotoğraflar da öyledir. yakışıklılığına aldırmaz, dibine dek mutsuzdur bu dünyada. temel bakış açısı; karamsar... son şiirlerinden biri olan kırlardan geliyorlar'daki sümbülteber (yaban sümbülü) sözcüğü son kıtada sümbül ile teber olarak birbirinden ayrılır: 'ey sümbül, ey teber' der.

not: teber bektaşilerin kullandığı iki yanı keskin baltadır."
26. ece ayhan'ın turgut uyar için söyledikleridir:

"şu otuz yıl içinde, türkçede, şiirden ve şiirde sıkılarak (ilhan berk de 'sıkıldığı için şiirler' yazdığını söyler; gülerek) tek başına kalmayı göze almış iki-üç şairden biridir (belki de en önemlisi) olarak düşünmek istiyorum turgut uyar’ı. bu kişisel bir göze alma da olsa, herhalde ‘böyle’ bir ortamda, böyle bir özellik korkunç güzel bir şey. (...) İçimizde, düzyazıya (selçuklularda, osmanlılarda… hiç olmayan düzyazı) en yakın oturan şair odur işte. (‘o’yu ben ekledim). ‘o mısra işlevini yitirdi’ sözünü, edip cansever yerine, turgut uyar söylemeliydi bence. ve yakışırdı da. cemal süreya, -karıştırdım eski dergileri- turgut uyar için geçmişte ‘düzyazıdan korkmaz’ demiş.
anadolu adlı bu gezegende de hiçbir ‘umut’ olmadığını (ya da ‘umut’ olduğunu mu?) söyleyen (iki kez!) bir ‘insan-insan’dır uyar.”
25. (bkz: kanlı oyun)
(bkz: tomris uyar için bir şiir kurma çalışması)
(bkz: çokluk senindir)
(bkz: bombos bir sayfaya fahriye)
(bkz: kim cagiriyor maviyi)
(bkz: acının tarihi)
(bkz: bazilika)
24. gitmeklere meftun bir herifçioğlu. gelmiş, 'hep gitmek biçiminde' yazmış. yazmış, yazmış, gitmiş, eskil imiş. yazmış, yazmış, gitmiş. dere tepe düz gitmiş ve soğuk sular ve alışıldık akşamlar ve eskil imiş ve yazmış ve gitmiş.

"iki tek votka"nın iki öznesinden biri. belki daha evcimen olanı ve her ne hikmetse kanımca hep daha fazla giden'i.
türk yazınının, işte tam da o kum ilen su arasındaki/ kara ilen şafak arasındaki/ kafir ilen kefir arasındaki noktasında durup da insanlara bakan, durup da açlara bakan, durup da toklara bakan, durup da göğe bakan, durup durup yine en çok "herkes uyusun, iyi oluyor, hoşlanıyorum" diyen janjansız üç beş adamından biri. hani bir oğuz atay'da yusuf atılgan'da vardır o taşralılardan miras mahcubiyet, bir de bunda sanki...
yek başınalığın mülhem mahcubiyetinden söz açıyorum. açıyorum, vale kız papaz. açıyorlar. as ve as ve as.
bütün şapkaları ve bütün ceketleri asıyorum.

"İşte insanlar bu minval üzre, allahım!..."

23. (bkz: çıkmazın güzelliği)
22. bilişim etiği dersinde farklı şekilde de tanıyabildiğimiz hocamız. zira bugünkü dersinde, mahremiyet konusunu anlatırken, insanın gözüne sokmadan, abd'ye, google'a, gerekli diğer makamlara tatlı tatlı giydirmiş, sık sık gülümsetmiştir.
derya gibi hocadır, ama akademik kariyer, sıfat delisi değildir, kendisinden bin kat kötü öğreten, hatta bazen öğretecek pek bir şeyi bile olmayan hocalar koca koca ünvanlara sahip olmuşken, kendisi itü bilgisayar'ın öğretim üyeleri listesinde en altta sessiz sakin durur "öğretim görevlisi" ünvanıyla, olsun, bütün bölüm kıymetini bilir kendisinin, ben de bu bakımdan özel bir sempatiyle yaklaşırım kendisine.
ayrıca fena halde open source'çudur, ikinci bir saygı nedeni.
21. "ölümün en güzel atları götürürdü şairi
sonsuzluğun rahmine; hüznün gölgesini silerken
kendi âteşiyle dans eder gece
serhôş bir rüzgâr genişletiyor yangını
tek heceli yılgıların uçsuz güzelliğinde

alnını en son bulutun kıyısına yerleştirmiş
yitirişin kaynağına sızıyor usulca
ve ardından binlerce dize aktı toprağın gergefine
yeryüzüne erimiş insan hem var hem yoktur daima
ölmek en uzun şiirdi ölümü bilene"

orhan alkaya, parçalanmış divan'dan
20. (bkz: açlık çoğunluktadır)
(bkz: akşam üstü rüyası)
(bkz: arz-ı hal)
(bkz: bıktım böyle)
(bkz: baharı bekleyene)
(bkz: binlerce)
(bkz: bir intihar aksami uzerine soylenti)
(bkz: denge)
(bkz: denizi anlatıyor)
(bkz: federico garcia lorca için Üç Şiir)
(bkz: hiçsizliğe)
(bkz: ilkin)
(bkz: kan uyku)
(bkz: kimsede görmediğim)
(bkz: sibernetik)
(bkz: senfoni)
(bkz: sokaktan gecen kadın)
(bkz: sulardan Ürkü)
(bkz: tel cambazinin kendi basina soyledigi siirdir)
(bkz: tut ki ben)
(bkz: yılgın)
19. turgut uyar' ın "su" ile bir derdi var. şiirlerinde kullandığı su imgesi, acaba hep aynı şeyi mi imliyor, yoksa farklı farklı şeyleri mi? neden bu kadar fazla kullanıyor bu kelimeyi, anlayan beri gelsin.
bir de enis batur' un şiirlerinde kullandığı kelimelerin sayısını gösteren bir kitap vardı, bu çalışmanın bir benzerini turgut uyar şiiri için de yapmak gerekli.
18. (bkz: sibernetik)
17. sevgili sezen aksu ile tanidigim guzel bir turgut uyar siiri...

sizin aliniz al inandim
sizin morunuz mor inandim
tanriniz büyük amenna
siiriniz adamakilli siir
dumani da caba

bütün agaçlarla uyusmusum
kalabalik ha olmus ha olmamis
sokaklarda yitirmis cebimde bulmusum
ama sokaklar söyleymis
agaçlar böyleymis
ama sizin adiniz ne
benim dengemi bozmayiniz

askim da degisebilir gerçeklerim de
piril piril dalgali bir denize karsi
yangelmisim diz boyu sulara
hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövügemem
benim bir gizli bildigim var
sizin aliniz al inandim
morunuz mor inandim
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adiniz ne
benim dengemi bozmayiniz
16. * *

*

"ilk aşkım, sarsıcı hüzünlü, umarsız ilk aşkım o yıla rastlar. bir mahalle arkadaşımın dayısının kızı. onun da benden hoşlandığını sanmak istiyordum. ne var ki, tek yabanlık pantolonumun tam cebinin üstünde kolay kolay saklanamayacak bir yırtık vardı. ve onu gizlemeye çalışmaktan helak oluyordum. onlar cağaloğlu'nda oturuyorlardı, hem de bir apartman katında; hem de kızın babası gazetecilikle ilgili bir iş sahibiydi. bütün bunlar ona yaklaşmamı olanaksız hale getiriyordu. ama olsun, ben onun da benden hoşlandığını varsayarak mutlu ve hüzünlü olıyordum."

15. tomris uyar'ın onunla yaptığı bir röportajın son sorusu ve son cümlesi:

tomris uyar: senin söylemek istediğin bir şey var mı?
turgut uyar: evet. şimdi ve gelecek.
14. mutsuzluktan söz etmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
13. şimdiye dek "bir türlü entry yazamadığım başlık"lar kategorisindeydi bu başlık, zira böylesi başlıklar hala da mevcut. elimin gitmeyişi, hakkında ne yazarsam eksik kalacak hissiyatıyla ilşkilendirelibilir sanırım. zira bu başlıklardan en hacimlisi "kazım koyuncu" başlığıdır ki, yazamayışım hatta yazılanları okuyamayışım çok daha diptedir. uzatmayalım; yine eksik kalacağını bildiğimden, turgut uyar hakkında yazmaya -şimdilik- cüret edemiyorum. bu entry'nin gayesi de şudur ki; diyarbakır'da çıkan şiir-resim dergisi pitoresk'ten okuduğum (bkz: süreyya berfe)nin yazısındaki bir kısmın kırılmışlığı-şaşkınlığı. diyor ki berfe; son imza gününde, "büyük saat"i dokuz kişi imzalatmış.
"ey" ile "ax" arasından bir ünlem seçiyorum kendime. (turgut uyar "ey'i, cegerxwin "ax"ı)
("ax", türkçedeki "ah" ünleminin, kürtçede hançereden söylenmiş halidir. cegerxwin de, bir kürt şairdir. adının anlamı da çarpıcıdır; ciğeri kanlı anlamına gelir ki, bu onun kendi seçtiği müstear isimdir.)
12. (bkz: acının coğrafyası)
(bkz: acıyor)
(bkz: açlik Çogunluktadir)
(bkz: bahari bekleyen e)
(bkz: binlerce)
(bkz: bir gün sabah sabah)
(bkz: Çokluk senindir)
(bkz: edirnekapı üstüne Şiir)
(bkz: gecenin Şarkısı)
(bkz: geyikli gece)
(bkz: göge bakma duragi)
(bkz: hizla gelişecek kalbimiz)
(bkz: islak Çeltiklere)
(bkz: kankentleri)
(bkz: senfoni)
(bkz: tel cambazının tel Üstündeki durumunu anlatır Şiir)
(bkz: türkiyem)
(bkz: uzak kaderler İçin)
11. ".....uyar'ın şiirinde göremediğim şeyler dışında şunu gördüm: başka bir dünya mümkündür ve bunun için şiir elverişli bir ortam sunar. bir sığınak değildir şiir, ama yerine göre gerçek veya gerçekdışı bir dünyadır.

ve turgut uyar'ın şiiri de sonunda suyumuz veya susuzluğumuz olarak kalacak:

"... su. hiç kimse durmazsa her şey yürür, bu aşk demektir / her şey kullanılmazsa dirim bir ihanettir ölüme / ... ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla / ... ey aslan. suya kaptir kendini ellerin sanki yok / bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam"

kimseye ders vermeye gerek duymaksızın akan şeyler onun şiirleri, bu dünyanın yüzünde duran kederli oluş ve raslantısal olduğunu düşündüğümüz ama mukadder olduğu apaçık acı, bunların hepsi şiire kışkırtıyor bizi.

"mutsuzluktan söz etmek istiyorum / dikey ve yatay mutsuzluktan / mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun / sevgim acıyor..."

bizi yalnızca ölüm durdurabilir diye düşünüyorum, ama o bile yaya kalacak. Ölüm kimseyi durduramaz, o yalnızca bir ifade kazandırıyor, hatta belki de asıl büyük 'yaşama kışkırtıcı' odur. Şimdi kaç milyarlık dünyada insanlar kendi yazgılarının yanlışlığı üzerine çok düşünüyorlar; ama yürüyen tek şey de bu yazgıdır, -başka yok. biz allahın unuttuğu bu gezegendeyiz ve tasarladığımız kıyameti nihayet bulduk. onu ektiğimiz yerde bulduk, kutsal kitaplarımızın arasında kurutulmuş bir gecesefası olup duruyor. İşte bize canlı bir kelime daha, "sefa". sadece sefa olmakla kalmayarak gecesefası olmuş bir aylak kavram. bu kelimenin tarihine bakmak için borges'i uyandırsak keşke, -ama onu ancak meşhed'den filan geldiğini uyduracağımız kara bir gül ile kandırabiliriz. ya da o zaten bizim gibi görmediği için, sefa kelimesini duyar duymaz onu kara bir gül bilecektir. ama hala herşey dayanılmaz bir yaşam olarak kalacak.

"artık şaşıyorum gözyaşına / hiç unutamam çünkü pazarcıların / haftanın her günü öteye beriye / öteye beriye gözyaşı taşıdığını..."

1927 ankara doğumlu turgut

bir parantez: ('dünyanın en güzel arabistanı'ndan başka, bizim unutuş dolu hayatlarımızı yazmış bir turgut uyar'ı hatırlayıp bunu yazdım. Şair, çok tuhaf belki, bir nazım zincirine uyuyor: nazım hikmet ran gibi o da bir bakıma paşa çocuğu. veya nazım gerçekten paşa çocuğuydu da, turgut'un babası osmanlı ordusunda haritacı binbaşıdır; ama kurtuluş savaşına katılmamış ve bunun için cumhuriyetten sonra bir süre görevsiz kalmış; ama yeni sistem eskisinin yararlı parçalarını tekrar birleştirmesi gerektiği bilincini edinince, yeniden vazife almış baba. sonradan kızılay müfettişi de olmuş. bu bir baba portresini az buçuk veriyor, biraz da solgun siyah beyaz resimler olsaydı, onlarla iyice kaim ederdik, lakin bende yok.

velhasıl, 1927 ankara doğumlu turgut. ama çocukluğu İstanbul'da geçmiş. hem de nerelerde? balat üstlerinde, molla aşkî mahallesinde. hırka-i Şerif 19. İlkokul'unda başlayan ilk öğrenim, sonra yeniden ankara ve 4. ortaokul, sonra konya askeri okulu, bursa askeri lisesi ve nihayet 1947 yılında bitirdiği askeri memurlar okulu. Şair 10 yıl personel subaylığı yaptıktan sonra, türkiye selüloz ve kağıt sanayii'nde ve sanayi bakanlığı'nda çalıştı. 1967'de buradan emekli oldu. 22 ağustos'unda öldüğü 1985 yılına kadar burada yaşadı. Şimdi ölümün 19'ncu yıldönümünde az kişi onu andı. bizde bu yazıyla hatırlamak/hatırlatmak istedik şair turgut uyar'ı) bu parantezi kapattık.

turgut uyar'ın şiirinde göremediğim şeyler dışında şunu gördüm: başka bir dünya mümkündür ve bunun için şiir elverişli bir ortam sunar. bir sığınak değildir şiir, ama yerine göre gerçek veya gerçekdışı bir dünyadır. mevcut dünya gerçek olarak alındığında o gerçeğin dışında kalır, ancak kişilik ve onunla bağlantılı şiir bu dünyayı aşabilir. ve kişilik olmaksızın ne şiire, ne de bu gerçeğin dışındaki dünyaya ulaşılamaz. onun bizi çağırdığı yer, şiir ve gerçek dışıdır. bu kolay değil elbette. zaman ve mekan kavramlarında, bu olayların anlaşılma tarzında dehşet dolu değişiklikler gerektirir.

"terziler geldiler. kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle / daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere ... yorgun ve solgundular, kumaşlarını buldular, kenti doldurdular / o çelenk on bin yıllıktı, taşıyıp getirdiler. / Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler / bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi..."

bu dünya böyle değildi

Şiir, her şeyden önce artık belirsizleştirilmiş, solgunlaştırılmış bir dünya ülkesinin ağıdıdır. bu dünya böyle değildi, biz bu hale getirdik onu atalarımızla birlikte. Şiirsel kahramanların, -ki bunlar her şeyden önce esnaftırlar-, yol açtıkları hüzün, aynı zamanda bir direniştir, kendi kendine karşı umutsuz bir direniş. sosyal olma zorunluğu, bizim türümüzün çokça övündüğü bir şeydi, bize her zaman "insanın hayvanlardan farkı, onun sosyal bir varlık olmasıdır" dendi ve bu hemen ardından ekonomiye, kesinlikle şiirsel olan bir ticarete bağlandı. ve bizler her zaman bizi hayvanlardan ayıran bu yüce özelliğimizle gurur duymaya kışkırtıldık. oysa aynı özellikte bizim doğamıza düşman bir şey vardı ve var. bu aynı zamanda bizi bir tür olarak ortadan kaldıracak, ve sadece bizi değil, diğer doğal türleri de tehdit eden bir kendi kendimize düşmanlıktır. Şiir, bunun ağıdıdır.

"... ey artık ölmüş olan at! Ğdediler- / ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! / sen açardın / otuz üç bin at türünün tek kaynağıydın sen!/ tüylerin karaparlaktı. koşumların /-kokulu yağlarla ovulup parlatılan- / nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke.

göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! toynaklarını liflerle ovardık / senin karaya boyanırdı koşuşun / uyandırırdı bütün karaları ve denizleri / Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından / ne güzel gözlerin vardı kara at! / binlerce kişi /-çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut / darmadağın giysileriyle herkes / körler ve cüzzamlılar, / bütün kutsal kitaplar kalabalığı / ermişler, kargışlılar ve günahlılar / gebe kadınlar, vaaz edenler / ve dondurmacılar ve at cambazları ve

tecimenler, kralcılar ve gemicilerle / tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...-

ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş / senin mutlu ovanı doldurup

haykırırlardı / büyük sesler içinden sen, geçerdin..."

'bir ülkeyi yeniden yaratırdı'

herkes burada, görüyor musunuz? bir mahşer yeridir dünya, kıyam halindedir her şey bugün ve burada. post modern çağın arz-ı halidir bu biraz da. dünyanın fanusundan dışarıya bakan insanın bilinçli oluşa pişmanlığı, kendini bilmeye utancıdır. nesnelerle ilişkimizde de, bizim kendimizle ilişkimizdeki çizgiler hakimdir. bu belki de kaçınılmaz bir çizgidir. İki türün göğe bakışını tasarlayın: bir kurdun bakışında inanılmaz bir hüzün, kendi dehşetinden ürken bir cesaret var; bir dağ keçisi ise anlaşılmaz bir mutlulukla bakar her şeye, ta ki kendi vahşice boğazlanmasıyla karşılaşıncaya kadar bunu sürdürür. İkisinin sonuçta birleştiği bir zaman mutlaka vardır ve birleşirler. İkisi, kendi garip özelliklerini birbirlerine verirler. can halinde, dirim halinde verirler. ve döngü devam eder. biz ise, aynı döngüyü kendi kişiliklerimizde yaşarız, kurt ve kuzu aynı anda biziz, homo homini lupus. Şairi ağıda yönelten, dünyanın umutsuzca düzeltilemez oluşudur; çünkü bütün karmaşa, bütün bu kaos, düzeltme çabasının bir sonucudur:

"... ey artık ölmüş olan at! dediler- / en güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi / boydanboya bir karşı koyma, denge / ve istekli bir azalma. onu bilirdik. / o ağaç senin kanınla beslenirdi, / hepimizi besleyen. / bir ülkeyi yeniden yaratırdı / şaşkınlığımız / senin karşında / alışverişin, alfabenin, iplik döküntülerinin ve / herşeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."


http://www.ozgurpolitika.org/2004/09/07/hab25.html
10. "yaşadığım çok kötü günler, yaşadığım anlardaki yoğunluğunu yitirdi. yaşadığım iyi günleri de unutmuşum.
sonuç: anlamsız bir ortalama. neden de galiba hep tek başına yaşamaya zorlanmam. toplumsal düzen gereği, mutluluğu tek başına aramam. bin türlü (ve hala süren) hesaplı kargaşadan tek başına çıkabileceğim konusunda şartlandırılmam.

benim için ve benim durumumda olanlar için nerden bakılsa önemli olan sonuçtur. anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmiyor."

turgut uyar, 1976
9. "kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu
içindeki bomboş avluya bakarak
gökyüzünden arada bir oraya
ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.

görseydi içinin olmadığını
çekip onca çelenkten bir sap karanfili
koymak ister miydi hiç
bu ikindi vaktinin hırçın vazosuna.

güzleri kullanırdı o kadar sevmese de
dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza
su içse suya benzerdi biraz
konuşsa
üç beş kişi birikirdi bir köşebaşında
yolu düşse de baksa mor- sarı bir akşam kahvesine
ne kadar eşleşirdi van gogh' un bakışlarıyla.

sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik
iki tek votka içtik varmadan aşiyan' a
konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
az sonra kalkıp gitti o
kalakaldım ben oracıkta
kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
-garson! bize iki tek votka daha."

*
8. yolsuz kaldığı zaman insanın başvurduğu bir yoldur kederinden neşe çıkarmak...

var ol şair. maviyi buluyoruz kana kana.
»
Alakalı olabilir!
- turgut ucar
- turgut yasalar
- turgutlu
- turgutlu ankara
- turgut

nedir.Net